17 Mart 2025

Kızılcık Şerbeti, Soap Opera ve Postmodernizm


Olamaz yine yanlışlıkla aldattım!



Günümüzde en çok izlenen dizilerden biri Kızılcık Şerbeti, içerik ve biçimine bakmadan izleme alışkanlıklarıyla beraber ele aldığımızda reyting sistemi ve sosyal medya gücüyle beraber Z kuşağının bu dizide ne bulduğuna yakından bakabiliriz. Temelinde sosyal, siyasi ve kültür bakımından apayrı iki aile üzerinden kurulan çatışmanın izleyici üzerinde TikTok paylaşımları ve teorileri ürettirecek kadar etkisi olduğunu biliyoruz.


Kızılcık Şerbeti, tipik bir Türk dizisi gibi görünse de, kökleri klasik soap opera formatına dayanıyor. Soap opera, özellikle Amerikan televizyonunda, entrikalar, melodram ve bitmek bilmeyen çatışmalarla karakterize edilen bir türdür. 1950’lerden itibaren günlük yayınlanan dizilerde, karakterlerin durmadan acı çekmesi, sürekli yanlış anlamalara kurban gitmesi ve olayların "her şey çözüldü" hissiyatına ulaşmadan yeni bir krize evrilmesi temel unsurlardır.


Postmodern teoride, Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kavramı, gerçeğin yerine onun yeniden üretiminin geçtiğini söyler. Kızılcık Şerbeti aslında onların bir simülasyonunu sunuyor. “Modern ve muhafazakâr ailelerin çatışması” anlatısı, sürekli tekrar edilen olay örgüsüyle bir hiper-gerçeklik yaratıyor. Dizide gerçek hayattaki toplumsal dinamikler karikatürize edilerek, herkesin “öteki”yle kurduğu ilişki daha da kutuplaştırılmış bir hale getiriliyor.

Postmodern dünyada hiçbir anlatı “tamamen tarafsız” olamayacağı için, Kızılcık Şerbeti de bir noktada izleyiciyi kendi yansımasını izleyen bir karaktere dönüştürüyor: Herkes, kendisine yakın olan karakteri “haklı” olarak görüp, karşı tarafın karikatürize edildiğini düşünüyor.


Peki, bu yapımlar neden bu kadar bağımlılık yapıcı?


"Günümüzde medya, gerçekliğin yerini alan bir simülasyon evreni yaratmıştır. Televizyon dizileri ve diğer medya içerikleri, artık gerçekliğin bir temsili değil, gerçekliğin kendisi haline gelmiştir. İzleyiciler, bu simülasyon evreninde yaşadıkları deneyimleri gerçek hayatlarından daha fazla önemsemeye başlamıştır." (Baudrillard, 1981, s. 12).


Z kuşağının bu diziyi izlerken whatsapp gruplarından sürekli yorumda bulunduklarını ve sesli iletişim odaları açtığını biliyoruz. Bunun nedeni kurgusal bir diziden aldığımız katarsis değil reality şovların verdiği ifşa ve röntgen duygusuna dayanıyor.

Reality şovlar, izleyicilere başkalarının mahrem yaşamlarını sunarak, onların kendi yaşamlarının tekdüzeliğinden kaçmalarına olanak tanır. Bu durum, izleyicilerin kendilerini izledikleriyle kıyaslamalarına ve benliklerini başkaları aracılığıyla değerlendirmelerine yol açar.


İnsanlar, başkalarının çöküşünü, kavgasını, başarısızlıklarını ya da küçük düşmelerini izleyerek, kendi hayatlarına daha olumlu bir gözle bakma eğilimindedirler.



02 Mart 2025

Oscar 2025



Son zamanların en keyifsiz Oscar'ına saatler kala filmler hakkındaki düşüncelerimi derledim. Oscar'ı kim alır ve kim almalı diye düşünerek kaleme aldığım bu yazıda filmlerin bende uyandırdığı şeyler üstüne birkaç not aldım. 

Anora: Keyifli bir film, ikinci yarısından sonra hikaye belirginleşiyor, Oscar için alışık olmadığımız +18 sahneler barındırıyor. Derdini anlatan bir iş, iyi yazılmış. Üzüntünün yanında neşe var. Bir trajedinin içinde komedi var. Genellikle akıllıca ve şefkatle iyimser olmayı seçmiş.

Emilia Perez: Çok övüldü diye izledim. Hiç beğenmedim.

Dune 2: Yine izledim yine sevemedim. Dune evreni hakkında bilgiye sahibim fakat filmlerde beni iten bir şeyler var. Atmosfer yaratma konusunda başarılı bir yapım fakat olay örgüsünü merak etmiyor ve ne olacağını bir türlü önemseyemiyorum. 

The Substance: Öncelikle kesinlikle benlik değildi. Eğlence sektörünü ve insanların gençlik pınarını aramasından para kazanan milyarlarca dolarlık endüstriyi eleştirmek için yola çıkıyor fakat bunu yeni bir dille yapmıyor. Odağını kan ve neonlarla dolu bir gösteriye dönüştürüyor. Sevmedim. 

Nickel Boys: İçerik bakımından yeni bir şey sunmasa da deneysel yönetmenliğiyle öne çıkan bir iş. Fikir boyutu güzel ama işlendiği zaman ortaya çok etkileyici bir iş çıkmamış. 

Conclave: Din adamlarıyla çekilmiş 12 Kızgın Adam diyebileceğimiz bir iş. Kurgusu başarılı. Oyunculuklar iyi ama seyir zevki düşük bir film. Senaryo düzeninin iyi olması ödül getirebilir ama fazlasını beklemiyorum.

The Brutalist: Sevmedim fakat takdir edilesi yanları var. 10 milyon dolar gibi düşük bir bütçeyle ortaya çıkan iş hayranlık uyandırıcı fakat seyir zevki düşük bir film. 

Wicked: Sevmedim fakat Amerika'da müthiş bir Broadway seyircisi var ve uyarlamaları asla kaçırmadıkları gibi desteklerini de esirgemiyorlar. Müzikal türü sevdalısı büyük bir kitleye sahipler ama asla seveceğim bir film değil Wicked. Yönetmenliğinden kurgusuna büyüklük içinde her şey kayboluyor.

A Complete Unknown: Bob Dylan’ın kariyerinin nasıl başladığını anlatan bir film.
Yaratıcılığı şekillendiren ve çarpıtan tüm değişkenlerin hayata nasıl etki ettiğini net biçimde görüyoruz.
Timothee genel olarak iyi bir tablo çizmiş. Bob Dylan her şeyiyle taklit edilmesi zor bir karakter. Sesinden gitar çalışına kadar orijinal bir adam. Timothee abartısızca rolün altından kalkmış. Şarkıları kendi söylediğini de belirtelim. Ayrıca Bob Dylan’ın yönetmenden ricasıyla eski kız arkadaşının gerçek adı kullanılmamış. Bu yüzden Elle Fanning’in oynadığı karakter Sylvie Russo adını almış.
Filmin organik bir kurgusu ve gösterişsiz bir yönetmenliği var. Dylan’ın sözleri 60’lardan beri çok şey ifade ediyor. Nobel ödülü alan tek müzisyen olduğunu da ekleyelim. Bob Dylan sevenler ya da onu tanımak isteyenler için iyi bir yapım. (Elle Fanning az oynadığı için 3 puan kırıyorum.)

A Real Pain: Sideways'in farklı bir versiyonu diyebileceğimiz bir tada sahip, senaryo düzeni başarılı, Oscar almasını beklediğim bir film. Seyir zevki yüksek. Karakterleri zihinde yaşatma işini iyi başarıyor. 



Şubat 2025 İzlencesi



A Complete Unknown: Bob Dylan’ın kariyerinin nasıl başladığını anlatan bir film.
Yaratıcılığı şekillendiren ve çarpıtan tüm değişkenlerin hayata nasıl etki ettiğini net biçimde görüyoruz.
Timothee genel olarak iyi bir tablo çizmiş. Bob Dylan her şeyiyle taklit edilmesi zor bir karakter. Sesinden gitar çalışına kadar orijinal bir adam. Timothee abartısızca rolün altından kalkmış. Şarkıları kendi söylediğini de belirtelim. Ayrıca Bob Dylan’ın yönetmenden ricasıyla eski kız arkadaşının gerçek adı kullanılmamış. Bu yüzden Elle Fanning’in oynadığı karakter Sylvie Russo adını almış.
Filmin organik bir kurgusu ve gösterişsiz bir yönetmenliği var. Dylan’ın sözleri 60’lardan beri çok şey ifade ediyor. Nobel ödülü alan tek müzisyen olduğunu da ekleyelim. Bob Dylan sevenler ya da onu tanımak isteyenler için iyi bir yapım. (Elle Fanning az oynadığı için 3 puan kırıyorum.)

Odd Couple: Yine izledim. Çok filmi etkilemiş iyi bir komedi. Tiyatro oyunundan geldiği için sahneler uzun. Yeni bir komedi kimyası bulduğunu söylersek abartmış olmayız.

The Gorge: Anya Taylor-Joy oynuyor diye izledim. Beklediğimden iyi çıktı. Canavar vs işine hiç girmeden iki soğuk savaş askerinin gerçekten nöbet tutarken birbirlerine aşık olması gibi bir konu işlense daha etkileyici bir film olabilirmiş. Bu haliyle de güzel. İki askerin arasındaki ilişki güzel işlenmiş. 

Twin Peaks: Yeniden bitirdim. Çok ilginç ve benzeri olmayan bir iş. Japon oyun endüstrisini etkilediğini bilmiyordum. David Lynch'in kendi yazdığı bölümler farkını ortaya koyuyor. Keşke hiç iptal edilmeden kendi içinde doksanlı yıllarda tamamlansaymış. O yılların sinematografisini sonradan yakalayamamışlar. Bu tarz mistik kasaba işleri ilgimi çekiyor.

Shogun: Baştan bir daha izledim. 1980 versiyonu ve kitabındaki farklılıkları araştırmak keyifliydi. İlk sezon aslında uyarlama yapılan kitabı bitirdi. 2. ve 3. sezon gelecekmiş. Beklemedeyiz. Bakalım nasıl olacak.

Invincible: Güzel başladı. Yan hikayeler hala tam olarak doyum vermiyor. Animasyon kalitesi yetersiz. Dövüşler tam anlamıyla iyi kurgulanmamış. 

Moana 2: Şarkılar ilkine göre kötü kalmış. Olay örgüsü çok şey vaat etmiyor. İlkinin gerisinde bir film. Çocuklar sever mi emin olamadım. 

Babygirl: Sevmedim...

Cobra Kai 6. Sezon: Yıllar önce bayılarak izlediğim Karate Kid serisinin aynı kadroyla dizi olacağı hiç aklıma gelmezdi. İzlemesi keyifli, düzgün bir iş. Serinin hayranlarını gaza getirecek çokça sahnesi var. Hikaye güzel bitiyor, iyimser bir iş. Umut verirken hayatın zorluğuna da değiniyor. Herkesin hak ettiği mutlu sonları görmek güzeldi. Tüm meseleleri güzelce çözdüler. Miyagi backstory yavan kaldı ama napalım.