30 Aralık 2024

2024'ün En İyileri



2024 yılında izlediklerim içinde favorilerimi derledim.



Fallen Leaves:
Çok sevdim. Kesinlikle izlenmesi gereken bir film.  10/10

Past Lives: Beğendim. İlişkilerin akıl almaz saçmalıklarla, başka insanların kararlarıyla örülüşü. İnandırıcıydı. Bir etki bırakan filmlerden. 10/10

Poor Things: Emma Stone hayranlığımı herkes bilir. Filme bayıldım. Oscar alacak diyordum. Aldı. Easy A'den beri gelişimini izleyebilmek güzeldi. Müthiş bir kariyer. Fellinesk, Terry Gilliam atmosferinde akıllıca diyaloglar ve güzel bir kurgu. Yönetmenin en iyi filmi. Kesinlikle izlenmeli. 10/10

Steve 2024: Steve Martin hakkında iki bölümlük bir belgesel. Çok keyif aldım. Benzer yanlar buldum. Sürekli kendini değiştirmesi ve işe yarama hissini kaybetmemesi şaşırtıcı. 8/10

Long Goodbye: “Uzun Elveda” kimsenin ilk kara filmi ya da ilk Altman filmi olmamalı. Çok güzel film. Kapris, kendiliğindenlik ve anlatı sapkınlığı. Chandler'ın yazdığı gibi, "kaba bir zekayla, canlı bir grotesk duygusuyla, sahtelikten tiksinerek ve bayağılığı küçümseyerek" konuşuyorlar. 10/10

Furiosa: Anya hayranlığımı herkes bilir. Şaşırtıcı olmayı başaran büyüleyici bir hikaye yaratmış. Anya Taylor-Joy için izlemiş olsam da aksiyon dilindeki dokunun yeniden konuşulacağını düşünüyorum. Ayrıksı hikaye anlatımı ve Anya’nın ayrık gözlerini sevdiğim için 9/10 veriyorum. (Bir puanı ilk bir saat Anya oynamadığı için kırdım.) 9/10

Hacks:
Hannah hayranlığımı herkes bilir. Mizahta aşılmaması gereken hiçbir çizgi olmadığını yine mizahi bir dille anlatarak izleyiciye komedinin ne kadar ciddi bir iş olduğunu çok iyi anlatan bir pilot bölümün ardından bağımlısı olduğum bir dizi. 10/10

The Simpsons: Lemon of Troy 6. Sezon 24. Bölüm, Brent Forrester yazmış, çok güzel bölümdü, kendisi Love, King of the Hill, Simpsons, Office yazarı. İyi bir kalem. 10/10

The Moustache: 2005 yapımı güzel bir film çok geç izlemişim. Güzel bir film. Kafa karışıklığı izleyiciyi yoruma açık hale getiriyor. 10/10

28 Aralık 2024

Squid Game 2



Netflix orijinal içeriklerinin beni asla tatmin etmediği günlerde herkesin konuştuğu bir diziydi. Squid Game. Totale hitap eden formül bir iş gözüyle baktığım bu projenin ilk sezonunu iki gecede bitirince ne kadar yanıldığımı anladım. Hemen sonraki bölümü izleme duygusu uyandıran bölüm sonları, karakterlerin kolayca ölmesi ve çelişkide bırakan ahlaki sorularıyla Squid Game iyi yazılmış bir diziydi. İkinci sezonunu kısa bir sürede izlerken aklımda hep oyunların üstüne çıkabilecekler mi sorusu vardı. Çünkü bölüm sonlarındaki heyecan ilk sezonun çıtasını epey yükseltmişti. Spoiler kısmına geçersek Squid Game ilk sezonun altında kalan bir gerilime sahip. Bunu hazırlık sezonu olarak düşünebilirsiniz. 3. Sezona güzel tohumlar atılıyor ama ilk sezonki kadar doyurucu bir B hikayesi yok. Yeni karakterler etkileyici, yeni dinamikler başarıyla kurulmuş ama eski heyecan yok. İlk sezon bu olsaydı muhtemelen başyapıt derdim ama elimizde mükemmel bir ilk sezon var. Hayranları için güzel bir sezon ama 3. Sezon ile her şey sonuca bağlanacağından bu sezonun bıraktığı yarım kalmışlık hissi sizi birazcık rahatsız ediyor.

25 Aralık 2024

Aralık 2024 İzlencesi



The Moustache: 2005 yapımı güzel bir film çok geç izlemişim. Güzel bir film. Kafa karışıklığı izleyiciyi yoruma açık hale getiriyor.

Lost: Bayılıyorum bu işe. Ara ara izliyorum. Müthiş bir iş. Hala canlı, örnek alınacak çok iyi oyunları var. Bunda çizgi romanlarına da hayran olduğum Paul Dini'nin de etkisi büyük.

From: Sevmedim. Eskiden bu tarz dizileri daha fazla izlerdim. Kasabada geçen Lost diyeni de var ama onun kadar asla derinleşmiyor ve felsefi değil. 

Skeleton Crew: Uzayda geçen Goonies diyebileceğimiz güzel bir Star Wars hikayesini çocukların gözünden anlatan Disney + dizisi. Stranger Things tadı veriyor. İlk bölümün sıkıcılığına katlanırsanız açılıyor.

The Village: Geç izledim. İlginçmiş.

23 Aralık 2024

Soğuk Havada İzlenecek En İyi Film: The Holdovers "Sideways" seven bunu da Sever

2024'ün son günlerinde soğuk bir havada izlenecek en iyi film The Holdovers. Haylaz bir öğrenci ve erdemli bir öğretmenin Noel'i birlikte geçirmek zorunda kalmasını anlatan film koca okulda birbirlerinden başka kimsesi olmayan iki uyumsuz ikiliye odaklanan bir yapım. Sideways sevenler buna bayılacak. Herkesin hayatındaki yönünü sonsuza dek değiştiren biriyle beklenmedik bir dostluğu veya hatta akıl hocalığı vardır. Ve herkesin, ne olduklarını veya olmayı başaramadıklarını ortaya çıkararak bir patlama anı vardır. The Holdovers, insanların hala erdemli olarak bir şeyleri başarabileceğini gösteren bir film.

01 Aralık 2024

Kasım 2024 İzlencesi




The Substance:
 Öncelikle kesinlikle benlik değildi. Eğlence sektörünü ve insanların gençlik pınarını aramasından para kazanan milyarlarca dolarlık endüstriyi eleştirmek için yola çıkıyor fakat bunu yeni bir dille yapmıyor. Odağını kan ve neonlarla dolu bir gösteriye dönüştürüyor. Sevmedim. 

Murder, My Sweet 1944: Raymond Chandler uyarlaması, noir sinemanın sağlam filmlerinden biri, günümüzdeki çoğu sahnenin kopyalandığını görebilirsiniz. Bu tarz filmler hoşuma gidiyor, ilginç buluşları var.

Hayat: Zeki'nin yen filmi.

Saturday Night: SNL programının ilk bölümü öncesindeki bir buçuk saate odaklanıyor. Senaryoyu böyle kısıtlamasalarmış daha iyi bir hikaye olabilirmiş. Elde çok güzel malzemeleri, şakaları ve kahramanları var. Genelde bu filmleri bitirirken gerçek görüntüler vs kullanırlardı ona da girmemişler. Hem bir saygı duruşu var ama onun gerektirdiği özen ne yazık ki yok. SNL hayranı değilseniz çoğu şakayı kaçırmanız muhtemel.

This Is Us: İlk sezonu izledim. Çok iyiydi.

Hayao Miyazaki and the Heron: Filmiyle karışmasın, bu film belgesel. Yapım sürecine odaklanıyor, detaya girmiyor ama güzel bir tadı var. Miyazaki gibi biri gelmeyecek. Benzeri de gelmeyecek muhtemelen. İzlenmesi gerekiyor. Yaratım süreci tam da böyle bir şey. 

Little Fish: Hüzünlü filmlerden, tarzım değil.

Sicario: Taylor Sheridan yazmış Roger Deakins abimiz görüntü yönetmenliğini üstlenmiş. Yönetmene pek iş kalmamış. Denis'in filmlerine hiç ısınamıyorum. 

Cruel Intentions: 1999 filmini izledim, ilginç geldi. Uyarlandığı kitap da ilginçmiş. Bunun dizisi nasıl yapılmamış derken ona da başladım. Amazon'da 2024 uyarlaması mevcut. Film daha güzel başlıyor. Günümüzde film ve dizilerin hikayeye yanlış yerden başlamaları çok düşündürücü. 

My Old Ass: Çerezlik diye girdim ama hoşuma gitti. Diyaloglar ve oyunculuklar sıkmıyor. 

Here: Richard McGuire'ın 2014 tarihli grafik romanından uyarlanan filmin amacı, kamerayı tek bir yere yerleştirerek tarih boyunca o noktada meydana gelen tüm olayları resmetmek, yerliler, dinozorlar, koloniler derken günümüze kadar geliyoruz. Zemeckis'in eski filmlerindeki tat yok, grafik romandaki karelere bölerek anlatma kurgusu filmde çok güzel durmamış. Grafik romandaki gibi karelerin üzerine yılları yazılsaymış belki daha estetik durabilirmiş. 

Head Over Heels: Öylesine izledim. Girişi hoşuma gitti ama sonra açmadı. 

23 Kasım 2024

Dopamin Reseptörleriniz Yanmadan İzlemeniz Gereken 4 Dizi



Modern hayatın karmaşasında hepimizin beynine "kısa devre yaptıracak" kadar yoğun içerik bombardımanına maruz kaldığı aşikâr. Arka arkaya izlediğiniz dramalar yüzünden dopamin reseptörleriniz tatil moduna geçtiyse, bu dizilerle onları yeniden hayata döndürebilirsiniz. Hazır mısınız? Aman diyeyim, dozunda izleyin. Yoksa reseptörleriniz “şarj bitti” derken siz hala "bir bölüm daha" deyip sabah 5’te kahve yapıyor olabilirsiniz.

1. Ted Lasso

Sporu sevmeseniz bile bu diziyi izlerken kendinizi İngiltere'deki bir futbol takımının tribünlerinde çay içerken bulabilirsiniz. Pozitiflik, komedi ve samimiyet; Ted Lasso'nun enerjisi size "dünyada hala umut var mı acaba?" dedirtebilir. (Spoiler: Var ama Ted kadar değil.)

2. This Is Us

Duygusal doping etkisi garanti. Bu dizi sizi ağlatacak, güldürecek ve muhtemelen "benim ailem de biraz manyak galiba" diye düşündürecek. Ancak dikkat, mendilleri hazır tutun; duygusal olarak ağır kaldırıyorsunuz!

3. Hacks

Stand-up komedisinin sert ve sivri diliyle yılların deneyimini harmanlayan bir dizi düşünün. İki neslin çatışması bu kadar komik olur mu? Oluyor. Deborah Vance size hem tokat gibi gerçekler sunacak hem de kahkahayla yerde yuvarlanmanızı sağlayacak. (Sahnede değil, koltuğunuzda tabii.)

4. Sherlock

Beyninize mini bir IQ yükseltici gibi. Her bölümü “acaba ben de dedektif olabilir miydim?” sorusuyla bitiriyorsunuz. Cevap belli: Hayır, olamazdınız. Ama izlerken en azından bir süreliğine Sherlock gibi hissetmek serbest. 

18 Kasım 2024

Logline - Tretman - Senaryo (Sinemaya Giriş ve Çıkış)



Kafamızı karıştıran tüm senaryo terimlerine açıklık getirelim.

Logline Nedir?

Logline, bir hikâyeyi birkaç cümleyle özetleyen kısa ve çarpıcı ifadedir. Logline, hikâyenin temel çatışmasını, ana karakteri ve hedefini belirtir. Amaç, potansiyel yapımcıları, izleyicileri ya da okuyucuları hikâyeye çekmektir.

  • Syd Field (Screenplay: The Foundations of Screenwriting):

“Logline, hikâyenizin DNA’sıdır. Eğer logline’ınız net değilse, hikâyeniz de net olmayacaktır.”

  • Blake Snyder (Save the Cat!):

“Bir logline, hikâyenizi bir cümlede satabileceğiniz bir reklamdır.”


Örnek: 

“Bir haham ve aykırı podcastler kaydeden bir kadının aşkı.”

“Amerika Birleşik Devletleri'nin 1950'lerden 70'lere kadar olan tarihi, IQ'su 75 olan ve çocukluk aşkıyla yeniden bir araya gelmeyi arzulayan bir Alabama'lının; otobüs durağındaki yabancılara hayatını anlatmasıyla dinleriz.”


Yazarlardan Yazarlık Üstüne Sözler


 
  • Ernest Hemingway: “Yazmak kolaydır. Tek yapmanız gereken, daktilonun başına oturup kanamaktır.”
  • Anne Lamott: “İlk taslaklar her zaman berbattır.”
  • Neil Gaiman: “Bittiği sürece bir şeyin doğru yazılıp yazılmadığına karar verebilirsiniz. Ancak bitirene kadar bu tartışma gereksizdir.”
  • Ray Bradbury: “Bir yazara verebileceğim en iyi tavsiye şudur: Kendinizi aşkla besleyin ve kütüphanelerde büyüyün.”
  • Toni Morrison: “Yazmak istediğiniz kitap henüz yazılmamış bir kitapsa, o kitabı yazmanız gerektiğini bilin.”
  • Stephen King: “Eğer kitap okumaya zamanınız yoksa, yazmaya da zamanınız ve araçlarınız yok demektir.”

06 Kasım 2024

Sosyal Anksiyete Bahanelerinin Altın Çağına Övgü: 10 Filmle Keyifli Bir Yalnızlık Maratonu



Ah, sosyal anksiyete! Bize en kötü durumda bile, “Dışarı çıkmak mı? Asla!” deme lüksünü bahşeden o müthiş bahane… Çevrenizde buluşmalara gelmek yerine sizi eken insanlar ve bunlar sosyal anksiyeteyi mi bahane ediyor. Nereden öğrendiler ki bu anksiyete sözcüğünü? Daha düne kadar yabancı dizi bile izlemiyorlardı ve birden internette çözdükleri bir test sonrası anksiyete olduklarına karar verdiler. İnsanlarla iletişim kurmaktan kaçıp tembellik ederek yaşamayı anksiyete sananlara gelsin bu yazı. Sakın telaşlanmayın, bu filmler sizi daha da içine kapanmanıza değil, aksine dış dünyayla bağ kurmanız için motive edecek (belki de etmeyecek, bilemeyiz). Hadi gelin, birlikte bu sinema maratonuna başlayalım ve sosyal anksiyeteyle mücadele ederken hem eğlenelim hem de kendimizi biraz olsun anlayalım.


Sosyal Anksiyete Bahanelerinin Altın Çağına Övgü: 10 Filmle Keyifli Bir Yalnızlık Maratonu

02 Kasım 2024

İlk Buluşma Öncesinde İzlenmesi Gereken 10 Film



İlk buluşma yaklaşırken hafif bir "Hadi bakalım, ya saçma bir şey söylersem?" paniği sardıysa, yalnız değilsiniz! Ama endişelenmeyin; her sorunun bir çözümü var, ve bu durumda o çözüm film! İdeal buluşma öncesi filmi, sizi aşkın en tatlı hallerine hazırlayacak, gerektiğinde flörtöz bir replik sunacak, hatta belki karşınızdaki kişi üzerine stratejik analiz yapma fırsatı verecek.

Bu liste, buluşmaya giderken kendi hayatınızın başrolünde hissetmeniz için burada. İzledikçe kalbiniz de gevşeyecek, diller çözülecek ve ilk buluşmaların o tatlı heyecanına ufak bir sinema havası katacaksınız. Şimdi mısırınızı hazırlayın ve gönül maceranıza ışık hızında hazırlanın!

“En Sinefil Benim Ulan!” Dedirtecek 10 Film




Sinema bilgisiyle rakipleri gölgede bırakıp “En Sinefil Benim Ulan!” dedirtecek 10 film listesi hazırlıyorum! İşte her sinefilin film sohbetinde havalı havalı bahsedip "Yok mu ulan daha zor sorunuz?" moduna geçeceği filmler:


1. Persona (1966)

Bergman’ın 'Ben Bu İşin Babasıyım' Dediği Film
İsveç sinemasının krallık tacı gibi, herkesin dilinde bir efsane. Karakterler arası kimlik çatışması, Freud’a selam çakan sahneler ve kapkara bir gerilim… Yani, tam da kafa karıştırmak isteyen sinefil ruhlara göre!
(Sohbet esnasında “Persona’yı da anlamak için izlemek lazım, bakış açısının derinliğine inmek gerek” demekten geri durmayın.)

“Kitabı Daha İyiydi” Dedirten 9 Film



Herkesin hayatında en az bir kere karşılaştığı bir sinefil vardır: Kitabını okuyan, filmini izleyen ve her seferinde sarsılmaz bir ciddiyetle “Ama kitabı daha iyiydi...” diyerek ortamı gölgede bırakmayı başaran biri. İşte bu liste tam da bu kahramanlara adanmıştır! İster sinema uyarlamalarına hayran olun, ister “Ben asıl yazılı metne bakarım” diyen bir kitap kurdu olun, işte “Kitabı Daha İyiydi” dedirten 10 film. (Sonrasında gizli bir tebessümle "Ben de kitabını okumuştum” diyebilme özgürlüğüyle izleyin!)


1. Harry Potter ve Melez Prens (2009)

Kitapta Yok Bu Kadar Aşk Meşk İşleri
J.K. Rowling’in Hogwarts dünyasında karanlık sırrı ve aksiyonu tam gaz giderken, film bir anda aşk üçgenleri ve kırmızı gözlüklerle süslenmiş. Herkes “Ama kitaptaki gibi değil!” diye itiraz ederken, sinema uyarlaması biraz daha “ergen draması” moduna girmiş gibi.
(“Yani o Dumbledore sahnesi... Neyse, kitabı okuyan anladı” diye gizem katın!)

Metrobüsle 50 Durak Giderken Düşünülecek 10 Film

 


Hayatta bazen kendimizi düşüncelere dalmaktan alıkoyamadığımız anlar olur. Öyle ki, bu anlardan biri de o sonsuz gibi gelen metrobüs yolculuklarıdır! 50 duraklık bir rotada, yolda kâh hayatın anlamını sorgular, kâh karşımızdaki uyuklayan dayıya bakarak "Acaba hangi rüyadayım?" diye düşünebiliriz. Fakat bu sefer, "O kafayı dağıtacak filmleri ne izlesem?" diye düşünürken size yardımcı olacak bir liste hazırladım. İşte “Metrobüsle 50 Durak Giderken Düşünülecek 10 Film” "Bu sahnede ben olsaydım…” diye kurguya dalarken etrafınızdaki kalabalığı bile unutturacak cinsten!


1. Lost in Translation (2003)

Dilin Yetmediği Yerlerde Bakışlar Konuşur
Tokyo’nun ışıklı sokaklarında yolunu kaybetmiş iki yalnız ruh, birbirini bulur. Herkes metrobüste başka yöne bakarken, sizin aklınız Scarlett ve Bill'in içsel yolculuklarında olacak. Aşklar, kaybolmalar, uzun susmalar... Aynı otobüsün içinde, herkes yabancı değil mi zaten?
(“Metrobüste kaybolurken kendimi Tokyo sokaklarında gibi hissediyorum” deyip biraz edebiyat yapabilirsiniz!)

Matcha Çayı Sevmiyorum Ama Bunu Kimseye İtiraf Edemiyorum Derken İzleyeceğiniz 8 Film

 


Matcha severlerin arasında sıkışıp kalmak zor! Arkadaş grubunuzda herkes "Aaa, bende matcha latte var! Tadı da müthiş!" derken, siz o kadife koltuk yalamış gibi hissettiren acı tatlı uyumsuzluğu "pek de müthiş" bulmayan tek kişi olarak yalnızlık çekiyorsunuz. “Yeşil tozun tadı güzel değil” demeye bile cesaret edemediğiniz bu sosyal ortamda, matcha bağımlılığının arkasına saklanmadan iç huzuru bulmanıza yardımcı olacak bir film listesi derledim. Bu filmler, “Herkesin sevdiğini sevmek zorunda değilim” diyebilmenin gururuyla dolu bir gece geçirmenizi sağlayacak.

Gelin itiraf edelim: Bir yudum alıyorsunuz… ve sonra kendinize "Acaba toprak mı içiyorum?" diye soruyorsunuz. Ama bunu kimseye söyleyemiyorsunuz, çünkü matcha sevmeyenlerin modern dünyada sürgün edildiğini düşünen bir topluluk var karşınızda!

Şimdi yeşil çayı bir kenara bırakıp, ekran başına geçme zamanı!

01 Kasım 2024

intermezzo



Paul mescal editleriyle beklediğimiz intermezzo sonunda çıktı. Olay örgüsünün temelde üzgün insanlardan oluşmasına alıştığımız yazarımız hayranlarını yine memnun etmeyi başarıyor. Kardeş olmaları hakkında ortak bir yönü olmayan Peter ve Ivan hakkındaki roman, bir hayatın kırılmadan içinde ne kadar çok şey barındırabileceğini keşfetme şansı bulan iki karaktere odaklanıyor.


Peter ve Ivan'ın bakış açıları arasında hareket ederken yazma stilini önemli ölçüde değiştirmesini, sevdim. ister finansal, ister romantik, isterse de kayıptan sonra hayatta mutluluğu bulmak olsun, arzuları karşısında acı çeken karakterlerin derinlikle yansıtıldığını söyleyebilirim.


Birbirlerinin duygularını, yaşam deneyimlerini ve toplumsal rollerini tanıyamamanın kardeş ilişkisini nasıl lekeleyebileceğini parlak bir yaklaşımla anlatıyor. ifade edilmeyen veya bastırılan duyguların bir bağı nasıl zayıflatabileceğini, yüzleşmenin ise önemli bir çözüm olarak ortaya çıktığını gösteriyor.keder, aşk, nefret ve affetme hakkında ve en nihayetinde insan olmakla ilgili, ham bir hikaye.


Benim favori kitabım değil, ama dürüst olalım:  sally Rooney Bundan sonra ne yazarsa yazsın okuyacağımız bir yazar. 

29 Ekim 2024

Ekim 2024 İzlencesi






















Deadpool & Wolverine:
Övüldüğü kadar sevemedim, fazla da güldürmedi. İyi reklam iyi gelir sağlamış gibi duruyor. Deadpool iyi bir karakter fakat iyi bir senaryo içinde hiç izleyemedik kendisini.

Coup De Chance: Son Woody Allen filmi, olmamışlıkları var, alıştığımız görüntü yönetiminde kolaycılığa kaçılmış.

The Wolfs: Pitt ve Clooney olunca beklenti artıyor, zamanın hızlandığından söz edip ilgi çekiciliğini yitiren bir yavaşlığın üretimine nasıl geçtik diye düşündüm. Eskiden filmlerin açılışı kötü filmlerde bile başarılı olurdu. 

Megalopolis: Francis Ford Coppola'nın kırk yıllık tutku projesinin sonunda tüm çılgın ihtişamıyla ekrana taşıdığı "Megalopolis"i izledim. Çok açık bir şekilde son derece kişisel bir proje. Toplumlar yükselir ve düşer ve sadece hayalperestler ve vizyonerler önemlidir diyor Coppola. Modern Roma'larımız yandıktan sonra sanatın hayatta kalacağını düşünmesi rahatlatıcı. Edebi ve tarihi göndermeler bir noktadan itibaren havada uçuşuyor. "Nasıl bitecek?" dedirten filmlerden değil fakat sözü gayet açık. Ütopyalar tarih boyunca tekrar tekrar distopyalara dönüştükçe, önemli olan vizyonerler olacak. Francis Ford Coppola gibi vizyonerler.

Alien Romulus: Çok övüldü, seri hayranları sevdi fakat yeni bir şey söylemiyor. Cailee iyi oynamış. Seriye yeni buluşlar taşımaya çalışılmış. Tasarımlar yıllar geçse de ürkütücülüğünü yitirmiyor.

Ciwil War: Konusuna vs hiç bakmadan izledim. Vasatın altında kalmış. 

The Franchise: İlk bölümünü izledim. Odakta tutacak bir kahraman olmadığından diyaloglar havada kalıyor. 

Joker: Folie À Deux: Phoenix'in asık suratı, amansız kasveti ve zorlama eksantrikliğiyle her şey ilk filmin gerisindeydi. Üçüncü bir film gelirse umarım adı Joker: Ménage à Trois olmaz.

The Black Cauldron: Disney'in bilinmeyen filmlerinden, dark bi havası var dediler diye izledim. Tim Burton vaktinde bu filmde konsept çizimleri yapmış. Kahraman kendini sevdiremediği ve senaryo iyi olmadığı için tutmamış.

The Simpsons: Lemon of Troy 6. Sezon 24. Bölüm, Brent Forrester yazmış, çok güzel bölümdü, kendisi Love, King of the Hill, Simpsons, Office yazarı. İyi bir kalem.

Nobody Wants This: Çerezlik, haham ve podcast yayıncısının ilişkisi, akıyor.

Say It Isn't So: Eski tarz bir komedi, bu yapıyı seviyorum, girişinden yola çıkılarak çok rahat kaliteli bir film de yapılabilirmiş. Sakar güzel kız, iyimser kibar oğlan aşkı hep tutar. Burada da tutmuş fakat gerisi gelememiş, eski tarz komediyi özleyenlere iyi gelecek. 

Apt Pupil: Stephen King uyarlaması, öykünün içinde olduğu kitaptan çıkan filmler "Stand By Me" Shawshank Redemption" ve bu film. Bryan Singer yönetmiş, Nazileri takıntı haline getiren bir liseli hakkında ilginç yönleri olan bir film. Derinleşemiyor ve gelişemiyor, hikayenin ölçeği küçük kalmış.

She's Out of My League: Alice Eve oynuyor, umutsuz aşık, tesadüf, falan filan.

Neden Punk Mozart?

Mozart’ın kariyeri; sanat tüketicisinin genişlediği, sanatın piyasa mekanizmalarına dâhil olduğu karmaşık bir dönemde başlar. Sanatın yaygınlaşması sürecinde sanatçı eserini seçkinlerin dışında geniş kalabalıklara sunmak zorunda kalır. Bu durum, sanatçının estetik yönü güçlü “müzik eserler”inden ziyade herkes tarafından kolayca tüketilebilecek “müzikal ürünler” vermesiyle sonuçlanır. Babasının Mozart’a önerisi; müziğin üretim-tüketim ilişkisinde tüketimin başat hâle geldiğini göstermek bakımından çarpıcıdır: “Sana önerim, çalışmalarında yalnızca müzikten anlayanları değil, anlamayanları da düşünmen. Bildiğin gibi müzikten anlayan 10 kişi varsa anlamayanların sayısı 100’dür.”

İşte bu sebeple grubumuzun adı Punk Mozart’tır.

Gerçeği söylemek gerekirse bir gün kulaklıkla müzik dinlerken gruba artık bir ad vermenin zamanının çoktan geçtiği aklıma geldi ve aldığım klasik müzik eğitimiyle birlikte zıtlık oluşturacak bir ad arayışına girdim. Punk Mozart diye atıverdim. İşte bu kadar…

23 Ekim 2024

Sayfalar Kolay Dolmuyor



    Hep söylüyorum, sayfalar kolay dolmuyor. Hevesle yazılan çoğu şey değerini bulamıyor, elde kalıyor, hevesi söndürüyor başta epey ziyan oluyor. Çoğu zaman beklenti içinde olmadan yazmak gerekiyor. Eldekiler bir zaman sonra başka öykülere kapı açıyor, heves veriyor, heyecan yaratıyor. Burada yazmaya vakit ayırma meselesi de her zaman popüler bir soru. Günlük telaşlar içinde kafayı toparlamak zor olabiliyor. Ben buradayım deme isteğiyle kalem oynatmak belli bir yaştan sonra tatmin de etmiyor. Yazılanları paylaşmak için geçilen filtrelerin yanı sıra günlük rutinler de insanı yorarken bir şeylere kafa patlatıp kağıda bir şeyler dökmek daha da zor. Suçu zamana atma kolaylığına girmeyeceğim, yaşanılan zamanın çağına göre bir meşgalesi olabiliyor. 

    Şahsi uğraşlardan bahsetmek gerekirse farklı disiplinlerden işler çıkarmanın insanı böldüğü de bir gerçek. Öykü yazmanın arkasından hem televizyon için komedi yazmaya alışıp arkasından dram yazmanın en çok da diyalogların akışı bakımından yazarı zorladığı şüphesiz, mizahi rutinlerin bırakılması zor demek istiyorum. Sayfalar kolay dolmuyor...


19 Ekim 2024

Fleabag ya da Phoebe Waller-Bridge’in bir şekilde ruhumuzu ele geçirme planı



İzleyip de "Fleabag bu kadar iyi bir dizi çünkü..." diye cümleye başlayıp bitiremeyenlerden misiniz? Endişelenmeyin, hepimiz o boşluğa düştük. Fleabag, sadece bir dizi değil; ruhsal krizlere komedi dokunuşuyla merhem olan, kahvenizi yere döktüren, sizi en karanlık köşenizden güldüren, sonra da "Neydi şimdi bu?" dedirten bir dizi.

1. Dördüncü Duvar Kırma: "Yok Artık!" Efekti

(Dördüncü duvar mı? Hayır, duvar falan yok, direkt içeri buyurun!)

Her normal dizide ne olur? Karakterler kendi dünyalarında yaşar, biz de izleriz. Fleabag’de ne olur? Fleabag birden kameraya bakar ve "Sen ne düşünüyorsun?" der gibi göz kırpar.  Phoebe Waller-Bridge’in bu küçük hamlesi, diziyi sadece izlediğimiz bir şeyden çok, yaşadığımız bir deneyime dönüştürüyor. Bir yandan arkadaşız, bir yandan terapi yapıyor gibi hissediyoruz.

14 Ekim 2024

Picasso'nun Las Meninas Yorumu ve Umut Sarıkaya

 


Bu iki resmi ele alırken, Picasso'nun 1957 yılında yaptığı Las Meninas yorumu ve Umut Sarıkaya'nın sıcak, samimi çizgilerinden doğan gündelik yaşamı konu edinen eseri arasında komik ama sanatsal bir inceleme yapmak oldukça eğlenceli olabilir. Hadi benzerliklerden yola çıkarak iki eserin ortak yönlerini inceleyelim!

1. Yoğun Kompozisyon ve Karmaşa

Her iki resimde de ilk dikkat çeken şey kompozisyonun yoğunluğu. Picasso'nun eserine baktığımızda, iç içe geçmiş soyut şekiller, mekânın derinliğini zorlayan perspektif oyunları ve resmin farklı bölümlerinde yer alan karakterler var. Aynı şekilde Umut Sarıkaya'nın eserinde de ev ortamının karmaşası göze çarpıyor. Türk evinin kaotik düzeni, her köşede başka bir aktiviteyle (poşet saklama alışkanlıkları, sobanın sıcaklığına sığınmış insanlar) dolu.

Kısacası, her iki resimde de gözlerin nereye bakacağını şaşırıyorsun. Picasso'nun fütüristik, çok katmanlı soyutlamalarıyla Umut Sarıkaya'nın Anadolu evinin "düzensiz düzeni" arasındaki bu benzerlik gerçekten mizahi bir ton yaratıyor: Sanatçılar bizden hiçbir şeyin tek bir yerinde kalmamasını istiyor. Karmaşa güzeldir!

2. İnsan Figürlerinin Minimalizmi

Picasso'nun figürleri soyut ve geometrik formlara indirilmiş. İnsanlar birer üçgen, birer dörtgen olmuş. Umut Sarıkaya ise, tipik olarak Türk evlerinde görmeye alıştığımız ince uzun bacaklı, hantal oturan, şekilsiz kıyafetler içinde insanlar çizmiş. Burada müthiş bir benzerlik var: İnsanlar ne Picasso'da ne de Sarıkaya'da idealize edilmiş, hatta tam aksine, en yalın hallerine indirilmiş. Birinde soyut geometrik şekiller, diğerinde ise çizgi romanımsı, gerçek hayata yakın ama abartılmış bir tasarım anlayışı var.

Bu minimalizm, insanları günlük yaşamın birer uzantısı olarak gösteriyor. Picasso’nun evreninde de Sarıkaya’nın evinde de insanlar, sanki o evin birer mobilyası gibi. Her iki sanatçı da insanları çevreye karışmış birer obje gibi görüyor olabilir mi?

3. Eylemsizlik ve Zamanın Donukluğu

Picasso'nun resminde karakterler sanki bir tiyatro sahnesinde hareketsiz kalmış oyuncular gibi. Figürler zamanın dışında duruyor, sanki hepsi bir anlık görüntünün parçası. Sarıkaya'nın eserinde de bir "tıkırtısızlık" var. Soba yanıyor ama bir huzur hali hâkim. İnsanlar miskin, kimse acele etmiyor. İki eserde de zamansız bir anı yaşıyoruz. Hayat durmuş, sadece sahneleniyor.

Belki de Sarıkaya ve Picasso, zamanın durduğu, insanın kendisiyle baş başa kaldığı o büyülü anları yakalamak istemiştir. Ama biri bunu fütüristik bir soyutlama ile, diğeri ise yerel bir ev sıcaklığı ile yapıyor.

4. Gölge ve Işık Oyunları

Picasso’nun eserindeki ışıktan gölgeye geçiş, soyutlamalarla gölgelerin arasındaki denge üzerine kurulu. Her figürün çevresi farklı bir gölgeyle dolu. Sarıkaya’da ise daha yerel bir gölge ve ışık oyunuyla karşı karşıyayız. Sobadan çıkan sıcaklık, oda içindeki loş hava ve elektrik ışığının yetersizliği var. Her iki eserde de ışık, atmosferi yaratmada önemli bir rol oynuyor: Picasso'nun resmi klasik bir dram havası verirken, Sarıkaya'nın eseri içimizi ısıtan bir kasaba evinin loşluğunu hissettiriyor.

5. Absürtlük ve Mizah

Picasso'nun figürlerinin absürtlüğü, görenleri şaşkınlığa uğratan bir tür entelektüel mizah sunarken; Sarıkaya'nın eseri, tam da Türk insanının yaşam tarzına yönelik samimi bir mizah ile dolu. İkisinin ortak noktası, absürdün sınırlarında dolaşmaları: Biri soyut sanatın, diğeri ise gündelik yaşamın absürtlüğüyle dalga geçiyor.

Her iki eser de, "bu ne şimdi?" dedirtecek tarzda ve tam da bu özellikleriyle izleyiciyi kendine çekiyor.

13 Ekim 2024

Ünlü Yazarların "Absürt" Yazma Alışkanlıkları: Kafalarını Nereye Vurduysalar Bize Efsane Kitaplar Çıktı!

 


Yazarlık dediğimiz şey sanıldığı gibi sadece bir bilgisayarın ya da daktilonun başına oturup aklını başına toplamakla bitmiyor. Bazı yazarlar için işler oldukça… “enteresan” diyelim. İşte karşınızda en sevdiğiniz ünlü yazarların “yok artık” dedirten yazma ritüelleri!

1. Victor Hugo - Çıplak Gerçekler

Victor Hugo, yazdığı şaheserleri Notre Dame’ın Kamburu ve Sefiller ile ünlüdür. Peki ya bu kitapları nasıl mı yazdı? Kıyafetleri saklayarak! (Evet, yanlış duymadınız!) Yazmaya oturmadan önce hizmetçisinden kıyafetlerini saklamasını istermiş ki dışarı çıkmasın, böylece kaçacak yer bulamasın. Demek ki "çıplak gerçekler" sadece bir mecaz değilmiş!

Not: Çıplaklık size ilham vermezse, pijamalarla da deneyebilirsiniz. Ama Hugo gibi başarı yakalar mısınız, o biraz şüpheli…

2. Ernest Hemingway - Ayakta Klasik Yazmak

"Ya ayakta yazmak nedir?" diye düşünebilirsiniz. Ama Hemingway, sabahları gün doğarken ayakta yazarmış. Sanırım ayakta dikilirken beynine fazla kan gidiyor olmalı ki, Çanlar Kimin İçin Çalıyor gibi destansı eserler ortaya çıkmış.

Bir sabah kalkıp ayakta yazmayı denemek mi? Belki. Ama dikkatli olun, eğer çok uykuluysanız masanın üstüne yığılabilirsiniz. Hemingway ayaktayken bir devdi, ama siz muhtemelen ofiste düşen kişi olabilirsiniz.

3. Agatha Christie - Küvette Şaheserler

Bir düşünün: Evinizde bir küvette oturuyorsunuz, su biraz fazla sıcak, elinizde defter ya da daktilo... İşte Agatha Christie tam da böyle yazıyordu! Evet, Doğu Ekspresinde Cinayet ve diğer şaheserlerini suyun keyfini çıkarırken yazmış. Demek ki küvet, hem cinayetleri çözmek hem de ilham almak için harika bir yermiş.

Tabii küvette yazmak biraz “kaygan” bir fikir olabilir, sonuçta hayalleriniz suya düşebilir!

4. Haruki Murakami - Yazar ve Maraton Koşusu

Murakami yazma rutini biraz fitness ile karışık. Her sabah 4’te kalkıp, birkaç saat yazıyor, sonra da koşuya çıkıyor. Bir maraton koşucusu olduğunu düşünürsek, yazarlığı da böyle sürdürüyor: uzun mesafeler, derin nefesler ve bolca sabır.

Siz de sabah 4’te kalkıp birkaç sayfa yazmayı ve arkasından koşmayı deneyebilirsiniz. Yalnız bir uyarı: Sabah sizi gören bekçiler ve sokak köpekleri peşinize takılabilir.

5. James Joyce - Yatarak Yazmak

James Joyce ise tam tersi bir rutine sahipti. Ulysses gibi karmaşık ve devasa bir kitabı nasıl yazdı dersiniz? Yatarak! Hem de karanlık bir odada, gözlerinde beyaz bir önlük varken... Tam anlamıyla yatarak düşünmenin ustası olmuş.

Yani “yazar olmak istiyorum ama yataktan kalkmak istemiyorum” diyenler için Joyce’un yöntemi tam size göre. Ama gözlükleri takmayı unutmayın, yoksa yazdıklarınızı görmek biraz zor olabilir.

6. Friedrich Schiller - Bozuk Elma Kokusu

Eğer ilham bulmakta zorlanıyorsanız, belki de kokulara başvurmalısınız. Schiller, bozuk elma kokusuna bayılırmış. Öyle ki masasının çekmecesine çürümüş elmalar koyarmış ve bu koku ona ilham verirmiş. Bu da onun Wilhelm Tell gibi büyük eserlerini yazmasını sağlamış.

Denemek isterseniz, elmalar çürümeye başladığında bir ilham patlaması bekleyin. Ya da belki sadece evdekiler “bu ne ya?” diye size bakar.

Herkese İşim Var Dedikten Sonra Evde İzlenecek 10 Romantik Film

 


  1. Before Sunrise (1995)

    • "Kız Viyana'da, çocuk tren garında. Bu kadar mı tesadüf olur?" (Paralel evrende İstanbul-Ankara hızlı treninde buluşmuş olabilirler.)

10 Ekim 2024

Sizin Önerdiğiniz Ama Hoşlandığınız Kızın İzlemediği 10 Film

 









Herkesin hayatta bazı "kaçırdığı" şeyler olur. Mesela ben, hiçbir zaman makarnayı düzgün pişiremeyeceğim. Hoşlandığınız kızın da bazı "izleyemediği" filmler var. Evet, bu liste, tam da o anlar için!  İşte karşınızda, hoşlandığınız kızın muhtemelen izlemediği 5 film. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, "Spoiler vermeee!" diyen birinden gerçek bir film gurmesi çıkmaz!

1. "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" (2004)

Hoşlandığınız kız, bu filmi izlememişse, ona Jim Carrey’nin bu kez komik değil, melankolik bir aşk hikayesinde nasıl döktürdüğünü anlatın. Mümkünse bu filme izlemeyen insanlarla iletişime geçip sizinle konuşmalarına izin vermeyin. (Ya da izin verin sonuçta bu bir film izleme listesi.) 

Bonus Şaka: "Bu filmi izledikten sonra her şey daha hatırlanır bir hale geliyor!"

Gerçekten İzlemek İsteyip de İki Haftadır Açamadığınız '3 Saat Üstü' Filmler

 




















The Irishman: Martin Scorsese’nin epik gangster filmi; herkes başladı ama siz hala 'Uzun ama izleyeceğim' diyorsunuz.
Lawrence of Arabia: Çöllerde geçen bir destan; oturup izlemek cesaret ister ama ödül, bir sinema şaheseri.
The Godfather: Part II: Mafya dünyasının derinliklerinde üç saatlik bir yolculuk; her dakikası altın ama başlaması zor.
Ben-Hur: Tarihi ve dini bir epik; yarışı bir kenara bırakın, bu film maratonu her zaman erteleniyor.
Once Upon a Time in America: Suç dünyasının uzun soluklu hikayesi; üç buçuk saatlik bir serüvene girmeden önce iyi bir kahve şart.

Tüm Arkadaşlarım Evlendi, Ben Tek Kaldım Diyenlere 5 Film (Yalnızlık Güzel Şeydir, Bakın Bu Filmler Size Nedenini Gösteriyor)



Yalnız kaldınız diye üzülmeyin, çünkü dünya üzerinde patlamış mısır, Netflix ve boş bir kanepe ile hafta sonunu geçiren bir sürü insan var! Evlilik maratonunda geride kaldıysanız, işte sizi “Yalnız ama mutluyum” havasına sokacak 5 film. Arkadaşlarınız düğün davetiyeleri yollarken, siz bu filmleri izlerken kahkaha atabilirsiniz!


1. "The 40-Year-Old Virgin" (2005)

Yaş önemli değil, neşenizi kaybetmeyin!

Steve Carell’in bu filmde öğrettiği şey, bir şeyler geç olabilir ama asla "çok geç" değildir! Eğer arkadaşlarınız evlenirken siz hala “Kız arkadaşım var mıydı, yoksa hayal miydi?” diye düşünüyorsanız, bu film tam size göre. İtiraf edelim, filmin sonunda Carell evleniyor ama sorun değil, en azından siz kahkaha krizine girerek bu evlilik furyasından bir an olsun kaçabilirsiniz.

Bonus Şaka: “Düğünlere gitmek yerine evde Legolarla oynama fikri o kadar da kötü değil, değil mi?”


2. "Bridget Jones’s Diary" (2001)

Kendi hayatınızı yazın, belki de yalnızlık daha iyidir.

Bridget Jones da tam olarak sizinle aynı durumda. Arkadaşlarının hepsi nişanlanırken, o hala bekar. Ama Bridget, kendi yalnızlığını mizahla ve bolca şarapla kucaklıyor. Siz de bu filmi izlerken, günün birinde Hugh Grant ya da Colin Firth gibi biriyle tanışabileceğinizi düşünebilirsiniz. (Tabii eğer hala ‘yaşanmamış mucizelere’ inanıyorsanız.)

Bonus Şaka: “Eğer günlük tutmuyorsanız, en azından düğün davetiyelerini nasıl yakacağınızı planlayabilirsiniz.”


3. "Cast Away" (2000)

Yalnız mısınız? Hayır, Wilson var!

Tom Hanks’in bu filmde sadece bir voleybol topuyla arkadaşlık kurduğunu hatırlayınca, evlilik baskısının ne kadar gereksiz olduğunu anlayacaksınız. Arkadaşlarınız evlenip balayına giderken, siz yalnız bir ada düşüncesiyle kafa dinleyebilirsiniz. Yalnızlığın zirvesine çıkmak istiyorsanız, bu film size “Wilson” gibi hayat kurtaran dostlar sağlayabilir.

Bonus Şaka: “Bana düğün davetiyesi yollamayın, zaten Wilson’la plan yaptım.”


4. "Eat Pray Love" (2010)

Koca bulmaya gerek yok, pizzalar sizi mutlu eder!

Julia Roberts bu filmde, hayatındaki eksik olan şeyi bulmak için dünyayı dolaşıyor… Spoiler: Koca değil! Kendini bulmanın ve yemek yiyerek mutlu olmanın ne kadar harika bir şey olduğunu göreceksiniz. Tüm arkadaşlarınız balayında plajda fotoğraf çekerken, siz evde pizza yiyip Elizabeth Gilbert gibi içsel yolculuğa çıkabilirsiniz. Gerçek aşk mı? Belki bir dilim daha pizzadır.

Bonus Şaka: “Düğün mü? Yok, ben Bali’ye gidiyorum. Ama önce pizzamı bitireyim.”


5. "Home Alone" (1990)

Yalnız kalmak mı? Kevin McCallister bunu bir sanata çevirdi!

Bu film, yalnızlığın ne kadar keyifli olabileceğini gösteren klasiklerden biri. Arkadaşlarınız evlenip çoluk çocuğa karışırken, siz de tıpkı Kevin gibi evde yalnız kalmanın tadını çıkarabilirsiniz. Sakin olun, eve giren hırsızlara karşı tuzak kurmanız gerekmeyecek! Yalnızlığınızı ne kadar yaratıcı şekilde değerlendirebileceğinizi düşünmek için bu filmden ilham alın.

Bonus Şaka: “Çocuk sahibi olmaktansa, evde tek başıma kalıp Noel ışıklarıyla eğlenmek daha mantıklı değil mi?”

"Bir Pazar Günü 'İzleyeyim de Sanat Anlayışım Gelişsin' Diye Başlayıp Yarıda Bıraktığınız 4 Film"





Stalker (1979)
"İlk 45 dakikada neler olduğunu anladım sanıyordum, meğer daha kapıdan bile girmemişiz."
Andrei Tarkovsky’nin sizi başka bir dünyaya götürdüğü bu filmde, karakterler yürüyor… ve yürüyor… ve biraz daha yürüyor.


The Lighthouse (2019)
"Bu kadar martı sesiyle delirmezsek, Willem Dafoe ve Robert Pattinson bizim yerimize delirecek zaten."
Siyah-beyaz bir kabus gibi, bir deniz fenerinde iki adamın 'her şeyin' anlamını kaybettiği bir sanat eseri.


Persona (1966)
"İzleyip de beyin jimnastiği yapmak isteyenlere, Bergman’dan sessizlik bombası."
İki kadının birbirine dönüşmeye başladığı bu film, 'sessizlik' ve 'bakışlar' üzerine size derin bir sanat dersi verirken, siz sadece "ne oluyor şimdi?" diyebilirsiniz.


Eraserhead (1977)
"David Lynch’in 'bunu izleyin de deliliği hissedin' dediği garip kabus."
Bir adam, tuhaf bir bebek ve çok daha tuhaf sesler. Filmi izlerken beyninizin bir kısmı kısa devre yapabilir.



08 Ekim 2024

Makarna Yenirken İzlenmesi Gereken 5 Film (Çatalla Spagetti Döndürürken Eğlencenin Dibine Vurun!)



Makarna yapmak, yemenin en kolay ve en keyifli yollarından biri. Fakat asıl soru şu: "Makarna yerken hangi filmi izlemeliyim?" Cevap basit, uzun soluklu dramlar ya da kafa karıştıran bilim kurgu filmleri değil! Makarna yerken eğlenceli, akıcı ve biraz da iştah açıcı filmler izlemek gerek. İşte size o keyifli makarna anlarını zirveye çıkaracak 5 film!


1. "Ratatouille" (2007)

Mutfakta bir fare, siz makarna yerken masada!

Bir fare tarafından pişirilen gurme yemeklere şahit olmak ister misiniz? Tabii ki istersiniz! Hem de makarna yerken! Ratatouille izlerken o muhteşem yemeklerin kokusu neredeyse burnunuza gelecek. Bir yandan çatalınızda spagetti çevirirken, küçük Remy'nin mutfakta devrim yaratışını izlemek ilham verici olabilir. Belki de bu film sonrası "Bir gün ben de şef olacağım!" diye düşünebilirsiniz (ama siz bir fare bulmak zorunda değilsiniz).

Bonus Şaka: “Remy, fare olmasına rağmen Michelin yıldızına göz kırparken ben hâlâ makarna yapmayı zar zor başardım…”


2. "Eat Pray Love" (2010)

Julia Roberts İtalya'da makarna yiyor, siz de evde ona eşlik ediyorsunuz!

Eğer makarna yerken kendinizi dünya turlarına çıkmış gibi hissetmek istiyorsanız, işte tam size göre bir film! Eat Pray Love, Julia Roberts’ın İtalya’da kocaman tabaklarda makarna yediği sahnelerle dolu. O makarnayı afiyetle yerken sizin de tabağınızda spagetti olmalı. İtalya'ya gitmeden İtalyan mutfağının tadını çıkarmak? İşte makarnanın gücü!

Bonus Şaka: “Benim İtalya’m da bu mutfak işte… ve pizza kokusu geliyor!”


3. "Lady and the Tramp" (1955)

İki köpeğin aşk dolu spagetti sahnesiyle makarna daha tatlı hale geliyor.

Disney’in en unutulmaz sahnelerinden biri olan spagetti paylaşma sahnesi bu filmde! İki köpeğin şans eseri dudaklarının buluştuğu o sahne, makarna yemenin en romantik halini gösteriyor. Yanınızda biri olmasa da, siz de spagettiyi çatalla döndürüp keyifle izleyebilirsiniz. Hem de siz, tabağınızdaki tüm makarnayı paylaşmak zorunda değilsiniz!

Bonus Şaka: “Spagetti paylaşmak mı? Hayır, teşekkürler. Ben tabağımla yalnız bir ilişki yaşıyorum!”


4. "The Godfather" (1972)

İtalyan mafyasının gölgesinde, İtalyan mutfağıyla bir başyapıt!

Makarna yerken The Godfather izlemek neredeyse bir ritüel haline geldi. Filmin içinde İtalyan yemekleri, aile sofraları ve mafya arasında geçen ikonik sahneler varken, siz de kendinizi Sicilya’da bir makarna tabağının başında bulabilirsiniz. Al Pacino’ya bakıp, "Bir gün ben de böyle sofralar kuracağım!" diye hayal kurabilirsiniz.

Bonus Şaka: “Don Corleone’nin sofrasında olsam bile kimse benden makarnamı alamazdı.”


5. "Julie & Julia" (2009)

Bir yemek blogunun başına geçip makarna tarifleri yazmaya başlamamak işten bile değil!

İki farklı kadının hayatlarını ve yemek yapma tutkusunu anlatan bu film, mutfağa olan ilginizi katlayacak. Meryl Streep ve Amy Adams’ın canlandırdığı karakterler, yemek yapmanın ve yemenin mutluluğunu ekrana taşıyor. Makarna yerken bir yandan tarifler düşünmeye başlayabilir, belki de blog açma ilhamı bulabilirsiniz! Hem Julie'nin çabası, hem de Julia Child’ın ustalığı sizi ekrana kilitleyecek.

Bonus Şaka: “Makarna yapmanın bu kadar sanatsal bir şey olduğunu bilmiyordum… Ama sonuçta ben sadece yiyorum!” 

01 Ekim 2024

Eylül 2024 İzlencesi



Only Murders in the Building: 

"Apartmanınızda çok cinayet işleniyorsa, ya taşınmalı ya da podcast yapmalısınız. (Tabii ki üçüncü seçenek: bu işi çözebilecek üç absürt komşu bulmak!) Güzel sezon.

Penguin
Gotham’ın en havalı kuşu sahnede!
("Batman yok, ama sorun değil. Penguen en azından takım elbisesiyle karizmatik.")

Slow Horses
Casusluk, ama biraz tembelce!
("James Bond gibi değil, daha çok... işten kovulmayı bekleyen ofis çalışanları.")

The Cable Guy

Yeniden izledim. Jim Carrey'in karaktere verdiği her şey filmde izleyiciye dokunuyor. Bu yüzden kültleşmiş bir kara komedi Cable Guy, yalnızlığın insanı getirdiği noktaya yapılan mizahi bakış Jim Carrey'e has komedi anlayışıyla öne çıkıyor. Öte yandan karakterin çocukluğuna dair ayrıntılar ve Ben Stiller'ın yan hikayeye olan katkısı da kara komedilere has ironik bir ciddiyetle iyi bir film olmayı başarıyor. Yalnız filmin iki sıkıntısı var. Derinleşmeyi dikkate almaması ve sahnelerin kopukluğu olmasaymış çok daha iyi bir film olabilirmiş.

Kinds of Kindness

Yorgos'un yeni filmi, yine Emma Stone var. Cüretkar konu seçimlerini Hollywood anlayışıyla orta noktada buluşturmayı amaçlayan filmlerini daha çok göreceğiz gibi duruyor. Filmleri tematik olarak birbirine bağlayan şey hakkında yapılan konuşmalar hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Yine de, onları şüphesiz birleştiren tek şey Lanthimos'un ton becerisi, projenin cüretkarlığı günü kurtarıyor. İlginç fakat keyifli değil. Kendi filmografisinde sönük kalıyor.

Borderlands

Eskiden olsa asla çekilemezdi. Düzeltme için çekilen sahneler, izleyici yorumları, test izleyicinin verdiği direktiflerin bu kadar belli olduğu bir film. Yönetmenlik hiçbir sürprize yer vermiyor, bu yüzden izlerken asla bir şey olmayacağını biliyorsunuz. Oyunun dünyasına pek fazla hakim olmasam da geçmişte oynadım. Rafa kalkması gereken bir projeymiş, sanıyorum ön satış gelirleri şirkete yeterli gelmiş. Çok kötü. 

Beetlejuice Beetlejuice

Tim Burton hayranı olarak beni tatmin etse de genel yapıya uymayan sahneler var. Çekim sırasında bütçenin düşürüldüğü söyleniyor. Müthiş bir atmosfer fakat yeteri kadar kullanılmamış hissi yaratıyor, ayrıca düşmanların kolay alt ediliyor oluşu da doyum hissini vermedi. Yine de Tim Burton bana her zaman ilham veren bir yönetmen olmuştur. Bu filmde de beni etkileyen küçük buluşlarını görmek benim açımdan tatmin ediciydi.

Tam Bir Centilmen
İzledim.

24 Eylül 2024

Daybreak – Kimsenin İzlemediği Zombi Dizisi (Ama Biz İzledik, Gerçekten!)


Daybreak: Zombili bir Netflix dizisiydi. Kimse izlemeyince ikinci sezonu gelmedi. Ah, Daybreak. O post-apokaliptik, gençlerin zombi kıyametiyle boğuştuğu Netflix dizisi. Büyük umutlarla başladı ama (ne hikmetse) kimsenin radarına girmedi. Peki, neden kimse izlemedi? (Bir dakika, kimse izlemedi mi? Belki birkaç kişi izledi… Annem bile izledi ama izlerken uyudu, sayılır mı?) Dizi, zombilerle dolu bir dünyada hayatta kalan bir grup genç etrafında dönüyor. Evet, kulağa bayağı tanıdık geliyor, değil mi? (Zombilerle dünyayı kurtaran gençler? Orijinal! Daha önce nerede gördük acaba... The Walking Dead... Resident Evil... World War Z... ama hey, en azından gençler birbirleriyle takılırken eski sevgililerini stalk'lamıyorlar.) İşte büyük soru: Dizi neden sadece tek sezon sürdü? Birçok insanın haberi bile olmadı! (Belki Netflix yanlışlıkla Daybreak yerine Daydream diye arama yaptınız sanıp algoritmayı sabote etti, kim bilir?) Sonuçta, zombi dizisi ne kadar özgün olabilir? (Spoiler: Olamaz. Ama yine de keyifli bir şekilde o kadar klişenin arasından sıyrılmayı denedi.) 
'İzledim, Pişman mıyım? (Asla! Ama Çok Da Övmedim)'
Eğer kıyamet sonrası dünyada lise aşkı, zombiler, ve saçma sapan mizahı seviyorsanız, kesinlikle Daybreak izleyin! (Gerçi hala izlemediyseniz muhtemelen bir daha izlemeyeceksiniz çünkü herkes Stranger Things’i bekliyordu.) Ama bir şans verin derim, zombi bile olsanız hafiften tebessüm ettirir.

“No Tomorrow – Hiç Kimsenin İzlemediği Kıyamet Romantiği (Ama Biz İzledik, Harbiden!)”

Ah, No Tomorrow. Bir asteroidin dünyayı yok edeceği fikrini işleyip bunu bir romantik komediye dönüştüren dizi (evet, kıyametin romantik kısmını). Ama işin komiği, kimse diziyi izlemedi! (Hani böyle, son gününüzde yapılacak 100 şey listesi yaparsınız ama dizi izlemek asla akla gelmez ya, işte tam o.) Peki neden kimse izlemedi? (Şimdiye kadar ismini bile duymamış olabilirsin. Olsun, haydi beraber gülelim.)

1. 'Asteroidden Önce Aşk Var!' (Kıyamet Ama Kalpler Çiçek Açıyor)
Dizi, baş karakterimiz Evie’nin, dünyaya 8 ay sonra çarpacak bir asteroidin farkına varması ve bu gerçeği hiç ciddiye almayan Xavier ile tanışmasıyla başlıyor. (Düşünün, biri size gelip, “Dünya 8 ay içinde yok olacak, hadi her şeyi boş verip eğlenelim” dese… İlk tepkiniz “Numaranı alayım mı?” olur muhtemelen. Evie, tam olarak bunu yapıyor.)

16 Eylül 2024

Regular Show ve Gibi Aynı Evrende Mi Geçiyor?



Gibi ve Regular Show: İki dizi, iki farklı gezegen, ama aynı absürt galaksiye ait!

Öncelikle, her iki dizinin de ana karakterleri, aslında günlük yaşamın sıradanlıklarını alt üst etme konusunda gerçek bir yeteneğe sahip. 

Eğer hayatınızda yeterince absürtlük yoksa, size iyi bir haberim var: Regular Show tam da bu açığı kapatacak! İki yakın arkadaş, Mordecai (evet, mavi bir alakarga) ve Rigby (kendisi çok cool bir rakun), her gün "normal" işler yapmaya çalışırken evrenin en uçuk olaylarının başlarına gelmesiyle sonuçlanan bir macera dizisi. "Normal" derken, parkta iş yapmak... ya da belki sadece evreni yok etmeye çalışan bir video oyununu durdurmaya çalışmak gibi küçük şeylerden bahsediyoruz.

Ama buradaki esas mesele şu: Bu ikili, işi asla düzgün yapamıyorlar. (Tabii ki her zaman Rigby'nin tembelliği yüzünden.) Mordecai, olaylara biraz mantık katmaya çalışırken Rigby’nin "Sadece biraz daha uyusak?" yaklaşımı durumu pek de toparlamıyor. Sonuç mu? Tam bir kaos! Parkın sinirli yöneticisi Benson’un gözyaşları ve Pops’un mutlu kahkahaları arasında kaybolan bir dünya...

Dostluk, absürtlük ve bolca "Bu neydi şimdi?" sorusuyla dolu bir dizi arıyorsanız, Regular Show tam size göre! Evet, belki dünyayı kurtaramıyorlar ama en azından her bölümde işleri daha da batırmayı başarıyorlar. (Sonuçta, izlemek daha eğlenceli değil mi?)

Her iki dizi de, sıradan işlerin bir anda kozmik bir felakete dönüşmesini mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Gibi'de Yılmaz ve İlkkan’ın düzelteceğim derken durumu daha da batırması, Regular Show'da ise Mordecai ve Rigby’nin işleri batırma sanatında ustalaşmaları arasında büyük bir benzerlik var.

Gibi dizisi benim için Regular Show tadı veren çok özel bir iş. Bunu seven bunu da sever diyerek iki diziden birini sevenlerin mutlaka diğerini de izlemesi gerektiğini düşünüyorum.



03 Eylül 2024

Community

 "Community" dizisi, televizyon dünyasında alışılmışın dışında bir yapım olarak öne çıkıyor ve izleyicilere benzersiz bir deneyim sunuyor. Dan Harmon'ın yarattığı bu dizi, Greendale Community College'da bir araya gelen birbirinden farklı karakterlerin hikayesini anlatırken mizah, drama ve sosyal eleştiri öğelerini ustalıkla harmanlıyor.


02 Eylül 2024

Ağustos 2024 İzlencesi




Maxxxine: Mia Goth'un ilginç bir aurası var, onu her zamanki gibi kullanarak kendi bildiğini yapmış. Hollywood sokakları, katiller, cemiyetler, kurbanlar, çocukluğa bağlanan tanıdık sahneler.

03 Ağustos 2024

Hacks, Son Yılların En İyi Komedisi! (Biraz da Drama)


Ah, Hacks... İzlemeyen varsa bir şeye geç kaldığınızı söylemek istemem ama evet, tam olarak böyle hissediyor olmalısınız. Bu dizi, stand-up komedi dünyasının karanlık ve sulu yerlerinde dolaşırken, adeta Vegas’ın parlak ama kumlu sokaklarında yalın ayak koşmaya çalışmak gibi. Kahkaha atarken bir yandan da neden bir komedyenin yaşamını seçmediğinizi size bir kere daha hatırlatıyor. Şükürler olsun ki bunu sizin için Jean Smart yapıyor ve altın madalya hak eden performansıyla ekranları şenlendiriyor.

İlk bakışta "Aa, stand-up komedisi üzerine dizi mi? Kim bilir kaçıncı sefer yapılıyordur bu!" diyebilirsiniz. Ancak, Hacks size tekme tokat giriyor. Hem duygusal hem de komik bir dayağı aynı anda yiyor gibisiniz. Jean Smart, yani Deborah Vance, Las Vegas'ta bir komedi ikonunu canlandırıyor. Kendisi, devasa sahnelerde stand-up yapmanın Sinatra’yla barda rakı içmek kadar prestijli olduğu zamanlardan gelmiş. Ancak şu an? Tam bir "Z kuşağı gelmeden önce her şey daha iyiydi" modunda. Fakat sanırım hepimiz Deborah gibi "Z kuşağını anlamaya çalışırken kafayı yemeye yaklaşmış" hissediyoruz, değil mi?

Hacks, esas olayı bir dinozor ve modern çağın ürünü olan bir kuşun (tamam, metaforik bir kuş) çarpışması gibi. Deborah, eski okul komedi anlayışının kraliçesi. Ava ise Twitter’da yaptığı aptal bir şakadan dolayı cancel’lanmış genç bir yazar. Ava Daniels karakterini canlandıran Hannah, stand-up dünyasından gelen taptaze bir yüz. Z kuşağının tipik temsilcilerinden biri olarak dizide parlıyor. Dünyaya bakışı, eski kuşakların bakış açısından epey farklı. Kendisi politik olarak son derece doğru bir birey, hatta bazen bu doğruluk onun başına dert açacak kadar katı.

Şimdi, Deborah ve Ava arasındaki dinamiği anlatmadan geçmek, stand-up şovu izleyip komedyenin mikrofonunu kapalı bırakmak gibi olur. Deborah, sahnede olduğu gibi hayatta da tam bir vahşi. Ava ise karşımıza "O eski büyük yeteneklerin devrini kapatma zamanı geldi!" diye kükreyen bir sesle çıkıyor. Ancak, bu iki kadının birbirine bağımlı olduğu noktayı görmek tam da diziyi övme sebebimiz. Aslında bu, stand-up komedisinin gerçeğini yüzümüze çarpıyor: Komedi trajedinin bir yansımasıdır, ve bu iki kadın kendi trajik yollarında birbirlerinden güç alıyorlar.

Tabii, dizinin içinden çıkan dersler de var. Mesela, “Bir komedyenin hayatı sanıldığı kadar parlak değilmiş” cümlesini özetleyen her sahne. Deborah’ın asistanı olmak mı? Tebrikler, adeta sahte güllerin kokusuyla sabah uyanan biri olacaksınız. Peki ya Ava? O tam bir "Eski kuşakların bir şey bilmediği" yanılsaması içinde sürüklenirken, bir yandan Deborah’ın devasa boyuttaki egosu tarafından yutulmamak için yüzme öğreniyor.

Bunları bir kenara bırakıp gerçek konuşalım: Hacks gerçekten inanılmaz zekice yazılmış bir dizi.




HBO yapımı Hacks son zamanlarda izlediğim en iyi dizilerden biri. 

Attığı bir tweet yüzünden işsiz kalan Ava'nın, efsaneleşmiş bir komedyen olan Deborah'nın stand-up gösterisi için yazarlık yapmak zorunda kalmasını izliyoruz. Aralarındaki gerilim hiç bitmiyor. Politik doğruculuğa düşman Deborah ve eşitlikçi vegan kızımız Ava'nın diyalogları diziyi epey keyifli hale getiriyor.

Kimler sever? : Bojack Horseman, Ted Lasso, Barry sevenler bu diziye bayılacak.

30 Temmuz 2024

Temmuz 2024 İzlencesi

 


*Askerdeydim. Çok film ve dizi izleyemedim. Tüm vaktimi Hacks izlemeye ve senaryo yazmaya ayırıyorum.

Hacks: Mizahta aşılmaması gereken hiçbir çizgi olmadığını yine mizahi bir dille anlatarak izleyiciye komedinin ne kadar ciddi bir iş olduğunu çok iyi anlatan bir pilot bölümün ardından bağımlısı olduğum bir dizi.

Neden böyle filmler yapılmıyor?



Ticari sinema bugünlerde yetişkinlikten korkuyor. Belirli bir bütçe düzeyinin üzerindeki her şey; yapım süreci boyunca ekranda olup bitenlerin, küçük çocuklu bir ailede veya daha büyük bir ebeveyn ile onlarla birlikte yaşayan yetişkin çocuk arasında hafif bir rahatsızlığa neden olma potansiyeline sahip olup olmayacağı konusunda tekrar tekrar endişelenerek kendini kısırlaştırıyor. Yakın bir zamanda ticari sinema bu tutumundan vazgeçmeyeceğinin sinyallerini yeniden verdiğinden iyi bir film izleme şansımız yine azalmış gibi görünüyor.

25 Haziran 2024

Haziran 2024 İzlencesi




Furiosa:
şaşırtıcı olmayı başaran büyüleyici bir hikaye yaratmış. Anya Taylor-Joy için izlemiş olsam da aksiyon dilindeki dokunun yeniden konuşulacağını düşünüyorum. Ayrıksı hikaye anlatımı ve Anya’nın ayrık gözlerini sevdiğim için 9/10 veriyorum. (Bir puanı ilk bir saat Anya oynamadığı için kırdım.) 

15 Haziran 2024

Arkadaşınızın Önerdiği Ama Sizin İzlemediğiniz 17 Film

"Bu filmi mutlaka izlemelisin, hayatını değiştirecek!" diyen arkadaş. Ve hepimizin yaptığı şey de aynıdır: O filmi asla izlememek. 😅 Haftalar, aylar, hatta yıllar geçer ve o film izlenmesi gerekenler listesinde tozlanmaya devam eder. Sen her ne kadar “Kesin izlicem!” desen de, Netflix'in bir sonraki dizisi ya da sonsuz TikTok kaydırması galip gelir.
Hepimiz bir arkadaşımızdan harika bir film önerisi almışızdır, hatta çoğu zaman bu önerilerle dolup taşarız. “Bu filmi mutlaka izlemelisin!” cümlesi neredeyse her buluşmada karşımıza çıkar. Ama ne yazık ki, o önerilen filmlerin birçoğu izleme listemizin tozlu köşelerinde beklemeye devam eder. Günlük hayatın koşuşturmacası, dizi maratonları ya da sonsuz ertelemeler derken o filmler bir türlü izlenemez. Bu yazıda, arkadaşlarınızın önerip de bir türlü izlemeye vakit bulamadığınız 17 filmi bir araya getirdik. 

Bu listeyi gördükten sonra belki de o filmlerden en az birini gerçekten izlemeye karar verirsiniz. (Söz yok ama niyet önemli, değil mi?)





The Big Leobowski

Halısı çalınan bir adam. Coen Kardeşler'den kusursuz bir başyapıt. Dünyanın en iyi filmlerinden biri.

Arizona Dream



“Bir bisiklet ve bir elma arasındaki farkı sana bir başkası söyledikten sonra yaşamanın ne anlamı var ki? Eğer bir bisikleti ısırıp, bir elmayı sürmeye kalkarsam, işte o zaman farkı anlarım.”

Annesine benzemekten korkan bir kadın, dayısı olmaktan korkan bir adam ve beyaz perdedekiler gibi olmaya çalışan bir Cadillac satıcısı. Arizona Dream Amerikan rüyasını bize tüm gerçekleriyle sunuyor. Buna Arizona rüyası da diyebiliriz. Kusturica Amerika’da kendi dünyasını Amerikan ayrıntılarıyla inşa ediyor.