Yoğurtlar probiyotik, sular vitaminli, atıştırmalıklar "lifli"
Her şeyin üzerinde bir etiket var.
Ve raflar tarihi çoktan geçmiş cehaletle dolu. Eskiden utanılırdı. Şimdi ise üstüne: “Yerli üretim” diye yapıştırılmış.
Bir şey bilmemek marifet, her konuda fikri olmaksa bir tür cesaret kimliği kabul ediliyor.
Filozof yerine “fenomen” takip ediliyor. İçeriğin değil, ambalajın konuşulduğu bir reyonda, içi boş ama parlak cümleler kapış kapış gidiyor.
Ve nedense, en çok ilgimizi reyonları devirenler çekiyor.
Bağıranlar, olay çıkaranlar, dram yaratıp ortalığı birbirine katanlar...
Çünkü markette sessizce alışveriş yapan değil, ürünle kavga eden manşet oluyor.
Ama belki de sormalıyız: Neden bu kadar çok bağıran, bu kadar az bilen insan var ortalıkta?
Neden en gereksiz tanıtlar alkış alıyor?
Ve neden hayat, hep bir şeyler alırken, aslında elimizde hiçbir şey kalmayan bir süpermarket gibi?
Çoğumuz ihtiyacımız olanı değil, indirimde olanı alıyoruz.
Birbirimize bakarak alışveriş yapıyoruz. O ne aldıysa, ben de onu almalıyım diyoruz.
Algoritmaların önerdiği aşklara tutunuyoruz. “Sizin için seçildi” yazıyor üstünde.
Yani aslında seçmiyoruz. Ürün bizi seçiyor.
Ve işin tuhafı, biz bu oyunu bozmak istemiyoruz.
Çünkü herkes aynı markette.
Herkes aynı reyonda dolanıyor.
Cahilliğin övüldüğü bir çağdayız çünkü.
Bilenin sustuğu, bilmeyenin mikrofonu kaptığı bir dönem.
Fikirsizliğin özgürlük, cehaletin özgünlük sanıldığı yer burası.
Süpermarket metaforunun en trajik rafında, bu var:
Her etikette “Kendin Ol” deniyor.
Ama kendin ol demek cahil kal demek değil.





