29 Ekim 2024
Ekim 2024 İzlencesi
Neden Punk Mozart?
Mozart’ın kariyeri; sanat tüketicisinin genişlediği, sanatın piyasa mekanizmalarına dâhil olduğu karmaşık bir dönemde başlar. Sanatın yaygınlaşması sürecinde sanatçı eserini seçkinlerin dışında geniş kalabalıklara sunmak zorunda kalır. Bu durum, sanatçının estetik yönü güçlü “müzik eserler”inden ziyade herkes tarafından kolayca tüketilebilecek “müzikal ürünler” vermesiyle sonuçlanır. Babasının Mozart’a önerisi; müziğin üretim-tüketim ilişkisinde tüketimin başat hâle geldiğini göstermek bakımından çarpıcıdır: “Sana önerim, çalışmalarında yalnızca müzikten anlayanları değil, anlamayanları da düşünmen. Bildiğin gibi müzikten anlayan 10 kişi varsa anlamayanların sayısı 100’dür.”
İşte bu sebeple grubumuzun adı Punk Mozart’tır.
Gerçeği söylemek gerekirse bir gün kulaklıkla müzik
dinlerken gruba artık bir ad vermenin zamanının çoktan geçtiği aklıma geldi ve
aldığım klasik müzik eğitimiyle birlikte zıtlık oluşturacak bir ad arayışına
girdim. Punk Mozart diye atıverdim. İşte bu kadar…
23 Ekim 2024
Sayfalar Kolay Dolmuyor
Şahsi uğraşlardan bahsetmek gerekirse farklı disiplinlerden işler çıkarmanın insanı böldüğü de bir gerçek. Öykü yazmanın arkasından hem televizyon için komedi yazmaya alışıp arkasından dram yazmanın en çok da diyalogların akışı bakımından yazarı zorladığı şüphesiz, mizahi rutinlerin bırakılması zor demek istiyorum. Sayfalar kolay dolmuyor...
19 Ekim 2024
Fleabag ya da Phoebe Waller-Bridge’in bir şekilde ruhumuzu ele geçirme planı
İzleyip de "Fleabag bu kadar iyi bir dizi çünkü..." diye cümleye başlayıp bitiremeyenlerden misiniz? Endişelenmeyin, hepimiz o boşluğa düştük. Fleabag, sadece bir dizi değil; ruhsal krizlere komedi dokunuşuyla merhem olan, kahvenizi yere döktüren, sizi en karanlık köşenizden güldüren, sonra da "Neydi şimdi bu?" dedirten bir dizi.
1. Dördüncü Duvar Kırma: "Yok Artık!" Efekti
(Dördüncü duvar mı? Hayır, duvar falan yok, direkt içeri buyurun!)
Her normal dizide ne olur? Karakterler kendi dünyalarında yaşar, biz de izleriz. Fleabag’de ne olur? Fleabag birden kameraya bakar ve "Sen ne düşünüyorsun?" der gibi göz kırpar. Phoebe Waller-Bridge’in bu küçük hamlesi, diziyi sadece izlediğimiz bir şeyden çok, yaşadığımız bir deneyime dönüştürüyor. Bir yandan arkadaşız, bir yandan terapi yapıyor gibi hissediyoruz.
14 Ekim 2024
Picasso'nun Las Meninas Yorumu ve Umut Sarıkaya
Bu iki resmi ele alırken, Picasso'nun 1957 yılında yaptığı Las Meninas yorumu ve Umut Sarıkaya'nın sıcak, samimi çizgilerinden doğan gündelik yaşamı konu edinen eseri arasında komik ama sanatsal bir inceleme yapmak oldukça eğlenceli olabilir. Hadi benzerliklerden yola çıkarak iki eserin ortak yönlerini inceleyelim!
1. Yoğun Kompozisyon ve Karmaşa
Her iki resimde de ilk dikkat çeken şey kompozisyonun yoğunluğu. Picasso'nun eserine baktığımızda, iç içe geçmiş soyut şekiller, mekânın derinliğini zorlayan perspektif oyunları ve resmin farklı bölümlerinde yer alan karakterler var. Aynı şekilde Umut Sarıkaya'nın eserinde de ev ortamının karmaşası göze çarpıyor. Türk evinin kaotik düzeni, her köşede başka bir aktiviteyle (poşet saklama alışkanlıkları, sobanın sıcaklığına sığınmış insanlar) dolu.
Kısacası, her iki resimde de gözlerin nereye bakacağını şaşırıyorsun. Picasso'nun fütüristik, çok katmanlı soyutlamalarıyla Umut Sarıkaya'nın Anadolu evinin "düzensiz düzeni" arasındaki bu benzerlik gerçekten mizahi bir ton yaratıyor: Sanatçılar bizden hiçbir şeyin tek bir yerinde kalmamasını istiyor. Karmaşa güzeldir!
2. İnsan Figürlerinin Minimalizmi
Picasso'nun figürleri soyut ve geometrik formlara indirilmiş. İnsanlar birer üçgen, birer dörtgen olmuş. Umut Sarıkaya ise, tipik olarak Türk evlerinde görmeye alıştığımız ince uzun bacaklı, hantal oturan, şekilsiz kıyafetler içinde insanlar çizmiş. Burada müthiş bir benzerlik var: İnsanlar ne Picasso'da ne de Sarıkaya'da idealize edilmiş, hatta tam aksine, en yalın hallerine indirilmiş. Birinde soyut geometrik şekiller, diğerinde ise çizgi romanımsı, gerçek hayata yakın ama abartılmış bir tasarım anlayışı var.
Bu minimalizm, insanları günlük yaşamın birer uzantısı olarak gösteriyor. Picasso’nun evreninde de Sarıkaya’nın evinde de insanlar, sanki o evin birer mobilyası gibi. Her iki sanatçı da insanları çevreye karışmış birer obje gibi görüyor olabilir mi?
3. Eylemsizlik ve Zamanın Donukluğu
Picasso'nun resminde karakterler sanki bir tiyatro sahnesinde hareketsiz kalmış oyuncular gibi. Figürler zamanın dışında duruyor, sanki hepsi bir anlık görüntünün parçası. Sarıkaya'nın eserinde de bir "tıkırtısızlık" var. Soba yanıyor ama bir huzur hali hâkim. İnsanlar miskin, kimse acele etmiyor. İki eserde de zamansız bir anı yaşıyoruz. Hayat durmuş, sadece sahneleniyor.
Belki de Sarıkaya ve Picasso, zamanın durduğu, insanın kendisiyle baş başa kaldığı o büyülü anları yakalamak istemiştir. Ama biri bunu fütüristik bir soyutlama ile, diğeri ise yerel bir ev sıcaklığı ile yapıyor.
4. Gölge ve Işık Oyunları
Picasso’nun eserindeki ışıktan gölgeye geçiş, soyutlamalarla gölgelerin arasındaki denge üzerine kurulu. Her figürün çevresi farklı bir gölgeyle dolu. Sarıkaya’da ise daha yerel bir gölge ve ışık oyunuyla karşı karşıyayız. Sobadan çıkan sıcaklık, oda içindeki loş hava ve elektrik ışığının yetersizliği var. Her iki eserde de ışık, atmosferi yaratmada önemli bir rol oynuyor: Picasso'nun resmi klasik bir dram havası verirken, Sarıkaya'nın eseri içimizi ısıtan bir kasaba evinin loşluğunu hissettiriyor.
5. Absürtlük ve Mizah
Picasso'nun figürlerinin absürtlüğü, görenleri şaşkınlığa uğratan bir tür entelektüel mizah sunarken; Sarıkaya'nın eseri, tam da Türk insanının yaşam tarzına yönelik samimi bir mizah ile dolu. İkisinin ortak noktası, absürdün sınırlarında dolaşmaları: Biri soyut sanatın, diğeri ise gündelik yaşamın absürtlüğüyle dalga geçiyor.
Her iki eser de, "bu ne şimdi?" dedirtecek tarzda ve tam da bu özellikleriyle izleyiciyi kendine çekiyor.
13 Ekim 2024
Ünlü Yazarların "Absürt" Yazma Alışkanlıkları: Kafalarını Nereye Vurduysalar Bize Efsane Kitaplar Çıktı!
Yazarlık dediğimiz şey sanıldığı gibi sadece bir bilgisayarın ya da daktilonun başına oturup aklını başına toplamakla bitmiyor. Bazı yazarlar için işler oldukça… “enteresan” diyelim. İşte karşınızda en sevdiğiniz ünlü yazarların “yok artık” dedirten yazma ritüelleri!
1. Victor Hugo - Çıplak Gerçekler
Victor Hugo, yazdığı şaheserleri Notre Dame’ın Kamburu ve Sefiller ile ünlüdür. Peki ya bu kitapları nasıl mı yazdı? Kıyafetleri saklayarak! (Evet, yanlış duymadınız!) Yazmaya oturmadan önce hizmetçisinden kıyafetlerini saklamasını istermiş ki dışarı çıkmasın, böylece kaçacak yer bulamasın. Demek ki "çıplak gerçekler" sadece bir mecaz değilmiş!
Not: Çıplaklık size ilham vermezse, pijamalarla da deneyebilirsiniz. Ama Hugo gibi başarı yakalar mısınız, o biraz şüpheli…
2. Ernest Hemingway - Ayakta Klasik Yazmak
"Ya ayakta yazmak nedir?" diye düşünebilirsiniz. Ama Hemingway, sabahları gün doğarken ayakta yazarmış. Sanırım ayakta dikilirken beynine fazla kan gidiyor olmalı ki, Çanlar Kimin İçin Çalıyor gibi destansı eserler ortaya çıkmış.
Bir sabah kalkıp ayakta yazmayı denemek mi? Belki. Ama dikkatli olun, eğer çok uykuluysanız masanın üstüne yığılabilirsiniz. Hemingway ayaktayken bir devdi, ama siz muhtemelen ofiste düşen kişi olabilirsiniz.
3. Agatha Christie - Küvette Şaheserler
Bir düşünün: Evinizde bir küvette oturuyorsunuz, su biraz fazla sıcak, elinizde defter ya da daktilo... İşte Agatha Christie tam da böyle yazıyordu! Evet, Doğu Ekspresinde Cinayet ve diğer şaheserlerini suyun keyfini çıkarırken yazmış. Demek ki küvet, hem cinayetleri çözmek hem de ilham almak için harika bir yermiş.
Tabii küvette yazmak biraz “kaygan” bir fikir olabilir, sonuçta hayalleriniz suya düşebilir!
4. Haruki Murakami - Yazar ve Maraton Koşusu
Murakami yazma rutini biraz fitness ile karışık. Her sabah 4’te kalkıp, birkaç saat yazıyor, sonra da koşuya çıkıyor. Bir maraton koşucusu olduğunu düşünürsek, yazarlığı da böyle sürdürüyor: uzun mesafeler, derin nefesler ve bolca sabır.
Siz de sabah 4’te kalkıp birkaç sayfa yazmayı ve arkasından koşmayı deneyebilirsiniz. Yalnız bir uyarı: Sabah sizi gören bekçiler ve sokak köpekleri peşinize takılabilir.
5. James Joyce - Yatarak Yazmak
James Joyce ise tam tersi bir rutine sahipti. Ulysses gibi karmaşık ve devasa bir kitabı nasıl yazdı dersiniz? Yatarak! Hem de karanlık bir odada, gözlerinde beyaz bir önlük varken... Tam anlamıyla yatarak düşünmenin ustası olmuş.
Yani “yazar olmak istiyorum ama yataktan kalkmak istemiyorum” diyenler için Joyce’un yöntemi tam size göre. Ama gözlükleri takmayı unutmayın, yoksa yazdıklarınızı görmek biraz zor olabilir.
6. Friedrich Schiller - Bozuk Elma Kokusu
Eğer ilham bulmakta zorlanıyorsanız, belki de kokulara başvurmalısınız. Schiller, bozuk elma kokusuna bayılırmış. Öyle ki masasının çekmecesine çürümüş elmalar koyarmış ve bu koku ona ilham verirmiş. Bu da onun Wilhelm Tell gibi büyük eserlerini yazmasını sağlamış.
Denemek isterseniz, elmalar çürümeye başladığında bir ilham patlaması bekleyin. Ya da belki sadece evdekiler “bu ne ya?” diye size bakar.
Herkese İşim Var Dedikten Sonra Evde İzlenecek 10 Romantik Film
Before Sunrise (1995)
- "Kız Viyana'da, çocuk tren garında. Bu kadar mı tesadüf olur?" (Paralel evrende İstanbul-Ankara hızlı treninde buluşmuş olabilirler.)
10 Ekim 2024
Sizin Önerdiğiniz Ama Hoşlandığınız Kızın İzlemediği 10 Film
1. "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" (2004)
Hoşlandığınız kız, bu filmi izlememişse, ona Jim Carrey’nin bu kez komik değil, melankolik bir aşk hikayesinde nasıl döktürdüğünü anlatın. Mümkünse bu filme izlemeyen insanlarla iletişime geçip sizinle konuşmalarına izin vermeyin. (Ya da izin verin sonuçta bu bir film izleme listesi.)
Bonus Şaka: "Bu filmi izledikten sonra her şey daha hatırlanır bir hale geliyor!"
Gerçekten İzlemek İsteyip de İki Haftadır Açamadığınız '3 Saat Üstü' Filmler

Lawrence of Arabia: Çöllerde geçen bir destan; oturup izlemek cesaret ister ama ödül, bir sinema şaheseri.
The Godfather: Part II: Mafya dünyasının derinliklerinde üç saatlik bir yolculuk; her dakikası altın ama başlaması zor.
Ben-Hur: Tarihi ve dini bir epik; yarışı bir kenara bırakın, bu film maratonu her zaman erteleniyor.
Once Upon a Time in America: Suç dünyasının uzun soluklu hikayesi; üç buçuk saatlik bir serüvene girmeden önce iyi bir kahve şart.
Tüm Arkadaşlarım Evlendi, Ben Tek Kaldım Diyenlere 5 Film (Yalnızlık Güzel Şeydir, Bakın Bu Filmler Size Nedenini Gösteriyor)
Yalnız kaldınız diye üzülmeyin, çünkü dünya üzerinde patlamış mısır, Netflix ve boş bir kanepe ile hafta sonunu geçiren bir sürü insan var! Evlilik maratonunda geride kaldıysanız, işte sizi “Yalnız ama mutluyum” havasına sokacak 5 film. Arkadaşlarınız düğün davetiyeleri yollarken, siz bu filmleri izlerken kahkaha atabilirsiniz!
1. "The 40-Year-Old Virgin" (2005)
Yaş önemli değil, neşenizi kaybetmeyin!
Steve Carell’in bu filmde öğrettiği şey, bir şeyler geç olabilir ama asla "çok geç" değildir! Eğer arkadaşlarınız evlenirken siz hala “Kız arkadaşım var mıydı, yoksa hayal miydi?” diye düşünüyorsanız, bu film tam size göre. İtiraf edelim, filmin sonunda Carell evleniyor ama sorun değil, en azından siz kahkaha krizine girerek bu evlilik furyasından bir an olsun kaçabilirsiniz.
Bonus Şaka: “Düğünlere gitmek yerine evde Legolarla oynama fikri o kadar da kötü değil, değil mi?”
2. "Bridget Jones’s Diary" (2001)
Kendi hayatınızı yazın, belki de yalnızlık daha iyidir.
Bridget Jones da tam olarak sizinle aynı durumda. Arkadaşlarının hepsi nişanlanırken, o hala bekar. Ama Bridget, kendi yalnızlığını mizahla ve bolca şarapla kucaklıyor. Siz de bu filmi izlerken, günün birinde Hugh Grant ya da Colin Firth gibi biriyle tanışabileceğinizi düşünebilirsiniz. (Tabii eğer hala ‘yaşanmamış mucizelere’ inanıyorsanız.)
Bonus Şaka: “Eğer günlük tutmuyorsanız, en azından düğün davetiyelerini nasıl yakacağınızı planlayabilirsiniz.”
3. "Cast Away" (2000)
Yalnız mısınız? Hayır, Wilson var!
Tom Hanks’in bu filmde sadece bir voleybol topuyla arkadaşlık kurduğunu hatırlayınca, evlilik baskısının ne kadar gereksiz olduğunu anlayacaksınız. Arkadaşlarınız evlenip balayına giderken, siz yalnız bir ada düşüncesiyle kafa dinleyebilirsiniz. Yalnızlığın zirvesine çıkmak istiyorsanız, bu film size “Wilson” gibi hayat kurtaran dostlar sağlayabilir.
Bonus Şaka: “Bana düğün davetiyesi yollamayın, zaten Wilson’la plan yaptım.”
4. "Eat Pray Love" (2010)
Koca bulmaya gerek yok, pizzalar sizi mutlu eder!
Julia Roberts bu filmde, hayatındaki eksik olan şeyi bulmak için dünyayı dolaşıyor… Spoiler: Koca değil! Kendini bulmanın ve yemek yiyerek mutlu olmanın ne kadar harika bir şey olduğunu göreceksiniz. Tüm arkadaşlarınız balayında plajda fotoğraf çekerken, siz evde pizza yiyip Elizabeth Gilbert gibi içsel yolculuğa çıkabilirsiniz. Gerçek aşk mı? Belki bir dilim daha pizzadır.
Bonus Şaka: “Düğün mü? Yok, ben Bali’ye gidiyorum. Ama önce pizzamı bitireyim.”
5. "Home Alone" (1990)
Yalnız kalmak mı? Kevin McCallister bunu bir sanata çevirdi!
Bu film, yalnızlığın ne kadar keyifli olabileceğini gösteren klasiklerden biri. Arkadaşlarınız evlenip çoluk çocuğa karışırken, siz de tıpkı Kevin gibi evde yalnız kalmanın tadını çıkarabilirsiniz. Sakin olun, eve giren hırsızlara karşı tuzak kurmanız gerekmeyecek! Yalnızlığınızı ne kadar yaratıcı şekilde değerlendirebileceğinizi düşünmek için bu filmden ilham alın.
Bonus Şaka: “Çocuk sahibi olmaktansa, evde tek başıma kalıp Noel ışıklarıyla eğlenmek daha mantıklı değil mi?”
"Bir Pazar Günü 'İzleyeyim de Sanat Anlayışım Gelişsin' Diye Başlayıp Yarıda Bıraktığınız 4 Film"
"İlk 45 dakikada neler olduğunu anladım sanıyordum, meğer daha kapıdan bile girmemişiz."
Andrei Tarkovsky’nin sizi başka bir dünyaya götürdüğü bu filmde, karakterler yürüyor… ve yürüyor… ve biraz daha yürüyor.
The Lighthouse (2019)
"Bu kadar martı sesiyle delirmezsek, Willem Dafoe ve Robert Pattinson bizim yerimize delirecek zaten."
Siyah-beyaz bir kabus gibi, bir deniz fenerinde iki adamın 'her şeyin' anlamını kaybettiği bir sanat eseri.
Persona (1966)
"İzleyip de beyin jimnastiği yapmak isteyenlere, Bergman’dan sessizlik bombası."
İki kadının birbirine dönüşmeye başladığı bu film, 'sessizlik' ve 'bakışlar' üzerine size derin bir sanat dersi verirken, siz sadece "ne oluyor şimdi?" diyebilirsiniz.
Eraserhead (1977)
"David Lynch’in 'bunu izleyin de deliliği hissedin' dediği garip kabus."
Bir adam, tuhaf bir bebek ve çok daha tuhaf sesler. Filmi izlerken beyninizin bir kısmı kısa devre yapabilir.
08 Ekim 2024
Makarna Yenirken İzlenmesi Gereken 5 Film (Çatalla Spagetti Döndürürken Eğlencenin Dibine Vurun!)
Makarna yapmak, yemenin en kolay ve en keyifli yollarından biri. Fakat asıl soru şu: "Makarna yerken hangi filmi izlemeliyim?" Cevap basit, uzun soluklu dramlar ya da kafa karıştıran bilim kurgu filmleri değil! Makarna yerken eğlenceli, akıcı ve biraz da iştah açıcı filmler izlemek gerek. İşte size o keyifli makarna anlarını zirveye çıkaracak 5 film!
1. "Ratatouille" (2007)
Mutfakta bir fare, siz makarna yerken masada!
Bir fare tarafından pişirilen gurme yemeklere şahit olmak ister misiniz? Tabii ki istersiniz! Hem de makarna yerken! Ratatouille izlerken o muhteşem yemeklerin kokusu neredeyse burnunuza gelecek. Bir yandan çatalınızda spagetti çevirirken, küçük Remy'nin mutfakta devrim yaratışını izlemek ilham verici olabilir. Belki de bu film sonrası "Bir gün ben de şef olacağım!" diye düşünebilirsiniz (ama siz bir fare bulmak zorunda değilsiniz).
Bonus Şaka: “Remy, fare olmasına rağmen Michelin yıldızına göz kırparken ben hâlâ makarna yapmayı zar zor başardım…”
2. "Eat Pray Love" (2010)
Julia Roberts İtalya'da makarna yiyor, siz de evde ona eşlik ediyorsunuz!
Eğer makarna yerken kendinizi dünya turlarına çıkmış gibi hissetmek istiyorsanız, işte tam size göre bir film! Eat Pray Love, Julia Roberts’ın İtalya’da kocaman tabaklarda makarna yediği sahnelerle dolu. O makarnayı afiyetle yerken sizin de tabağınızda spagetti olmalı. İtalya'ya gitmeden İtalyan mutfağının tadını çıkarmak? İşte makarnanın gücü!
Bonus Şaka: “Benim İtalya’m da bu mutfak işte… ve pizza kokusu geliyor!”
3. "Lady and the Tramp" (1955)
İki köpeğin aşk dolu spagetti sahnesiyle makarna daha tatlı hale geliyor.
Disney’in en unutulmaz sahnelerinden biri olan spagetti paylaşma sahnesi bu filmde! İki köpeğin şans eseri dudaklarının buluştuğu o sahne, makarna yemenin en romantik halini gösteriyor. Yanınızda biri olmasa da, siz de spagettiyi çatalla döndürüp keyifle izleyebilirsiniz. Hem de siz, tabağınızdaki tüm makarnayı paylaşmak zorunda değilsiniz!
Bonus Şaka: “Spagetti paylaşmak mı? Hayır, teşekkürler. Ben tabağımla yalnız bir ilişki yaşıyorum!”
4. "The Godfather" (1972)
İtalyan mafyasının gölgesinde, İtalyan mutfağıyla bir başyapıt!
Makarna yerken The Godfather izlemek neredeyse bir ritüel haline geldi. Filmin içinde İtalyan yemekleri, aile sofraları ve mafya arasında geçen ikonik sahneler varken, siz de kendinizi Sicilya’da bir makarna tabağının başında bulabilirsiniz. Al Pacino’ya bakıp, "Bir gün ben de böyle sofralar kuracağım!" diye hayal kurabilirsiniz.
Bonus Şaka: “Don Corleone’nin sofrasında olsam bile kimse benden makarnamı alamazdı.”
5. "Julie & Julia" (2009)
Bir yemek blogunun başına geçip makarna tarifleri yazmaya başlamamak işten bile değil!
İki farklı kadının hayatlarını ve yemek yapma tutkusunu anlatan bu film, mutfağa olan ilginizi katlayacak. Meryl Streep ve Amy Adams’ın canlandırdığı karakterler, yemek yapmanın ve yemenin mutluluğunu ekrana taşıyor. Makarna yerken bir yandan tarifler düşünmeye başlayabilir, belki de blog açma ilhamı bulabilirsiniz! Hem Julie'nin çabası, hem de Julia Child’ın ustalığı sizi ekrana kilitleyecek.
Bonus Şaka: “Makarna yapmanın bu kadar sanatsal bir şey olduğunu bilmiyordum… Ama sonuçta ben sadece yiyorum!”
01 Ekim 2024
Eylül 2024 İzlencesi
Penguin
Gotham’ın en havalı kuşu sahnede!
("Batman yok, ama sorun değil. Penguen en azından takım elbisesiyle karizmatik.")
Slow Horses
Casusluk, ama biraz tembelce!
("James Bond gibi değil, daha çok... işten kovulmayı bekleyen ofis çalışanları.")
The Cable Guy
Yeniden izledim. Jim Carrey'in karaktere verdiği her şey filmde izleyiciye dokunuyor. Bu yüzden kültleşmiş bir kara komedi Cable Guy, yalnızlığın insanı getirdiği noktaya yapılan mizahi bakış Jim Carrey'e has komedi anlayışıyla öne çıkıyor. Öte yandan karakterin çocukluğuna dair ayrıntılar ve Ben Stiller'ın yan hikayeye olan katkısı da kara komedilere has ironik bir ciddiyetle iyi bir film olmayı başarıyor. Yalnız filmin iki sıkıntısı var. Derinleşmeyi dikkate almaması ve sahnelerin kopukluğu olmasaymış çok daha iyi bir film olabilirmiş.
Kinds of Kindness
Yorgos'un yeni filmi, yine Emma Stone var. Cüretkar konu seçimlerini Hollywood anlayışıyla orta noktada buluşturmayı amaçlayan filmlerini daha çok göreceğiz gibi duruyor. Filmleri tematik olarak birbirine bağlayan şey hakkında yapılan konuşmalar hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Yine de, onları şüphesiz birleştiren tek şey Lanthimos'un ton becerisi, projenin cüretkarlığı günü kurtarıyor. İlginç fakat keyifli değil. Kendi filmografisinde sönük kalıyor.
Borderlands
Eskiden olsa asla çekilemezdi. Düzeltme için çekilen sahneler, izleyici yorumları, test izleyicinin verdiği direktiflerin bu kadar belli olduğu bir film. Yönetmenlik hiçbir sürprize yer vermiyor, bu yüzden izlerken asla bir şey olmayacağını biliyorsunuz. Oyunun dünyasına pek fazla hakim olmasam da geçmişte oynadım. Rafa kalkması gereken bir projeymiş, sanıyorum ön satış gelirleri şirkete yeterli gelmiş. Çok kötü.
Beetlejuice Beetlejuice
Tim Burton hayranı olarak beni tatmin etse de genel yapıya uymayan sahneler var. Çekim sırasında bütçenin düşürüldüğü söyleniyor. Müthiş bir atmosfer fakat yeteri kadar kullanılmamış hissi yaratıyor, ayrıca düşmanların kolay alt ediliyor oluşu da doyum hissini vermedi. Yine de Tim Burton bana her zaman ilham veren bir yönetmen olmuştur. Bu filmde de beni etkileyen küçük buluşlarını görmek benim açımdan tatmin ediciydi.









