Sabah telefonuna bir bildirim düştü: “Kargonuz dağıtıma çıkarılmıştır.”
Cümle kısa. Net. Ve Umut verici. Sanki hayatın siparişin gelir gelmez düzene girecek. masana aldığın o lamba bütün sorunlarını çözecek.
Bugün o gün olabilir. Bugün o paket gelebilir.
Ama olmuyor.
Telefonunda parlayan bildirime bakıyorsun.
“Alıcı adreste bulunamadı,” yazıyor.
Ama ben buradayım. Beni neden görmedi?
İşte tam burada, Derrida giriyor devreye.
Derrida, her anlamın sürekli ertelendiğini söylüyor. Ona göre bir sözcük, bir kavram, asla tam anlamıyla sabitlenemez. Hep bir öteye, hep bir sonrakine gönderme yapar.
Tıpkı “dağıtıma çıkan” ama asla teslim edilmeyen bir kargo gibi.
Derrida sürekli ertelenen bu anlama différance der. Hem “fark” hem de “ertelemek” anlamını barındırır.
Dil bir türlü yakalanamayan, sürekli kaçan bir kargodur.
Hayat da öyle. Bekleriz. Gelir sandığımız şey aslında hep yolda kalır.
Aşkta da böyle. “Beni seviyor mu?” diye düşündüğümüz an, sevgi orada değildir.
Kariyerde de böyle. Terfi gelir sanırız, ama başka biri almıştır.
Yaşamak bile böyle. Hep “yarın başlarım” deriz. Ama yarının hevesleri de hep bir ertesi güne kaçar.
Biz kargonun değil, onun yokluğunun etrafında döneriz.
Ve belki de bu yüzden, dağıtıma çıkan ama bir türlü gelmeyen paket, bizim çağımızın en dürüst metaforudur.
Beklentiler bizi sürekli ertelenmiş bir anın içine hapseder. Belki de en çok, hiçbir zaman gelmeyecek bir şeyin bizi bu kadar canlı tutmasına hayret etmeliyiz. Çünkü Derrida’nın dediği gibi: Anlam, tam geldiğinde değil, hep gelirken kıymetlidir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder