Her şey üniversite mezuniyetimde başladı. Havaya fırlattığım kepin nesli tükenmekte olan göçmen bir kuşu (Cyanistes Caeruleus’u) yaralamasıyla gözaltına alındım. Özel bir veterinerde bakıma alınan göçmen kuşun tüm tedavi masraflarını ödediğimde her şeyin bittiğini sanıyordum fakat kız arkadaşımla gideceğimiz Norveç tatiliyle her şey değişti. Pasaport kontrolüne girer girmez tutuklandım. Uluslararası bir suçlu olduğum gerekçesiyle Berlin’e, ifade vermek için Amsterdam’a, oradan da direk uçuşla Doğu Timor’a götürülüp nezarete atıldım. Kimse işlediğim suçun ne olduğunu söylemiyor, Google’ın bile çeviremediği bir dili konuşan iki muhafız başıma toplanmış kuş resimleri çiziyordu. Çıkarıldığım nöbetçi mahkemede İngilizce bilen bir hakim bana vatana ihanetle suçlandığımı söyledi fakat vatana ihanet edebilmem için önce o ülkenin vatandaşı olmam gerekmez miydi? Doğu Timor’da gerekmiyormuş.
“O sıradan bir kuş değildi,” dedi avukatım.
Mezuniyetimde fırlattığım kepin o sırada İstanbul boğazından geçmekte olan Cyanistes Caeruleus’u yaralaması ve bundan dolayı göçmen kuşların doğal yolculuğunu tamamlayamaması sebebiyle suçlu bulunduğumu söyledi. Rotası bozulan bu tropik kuşlar yüzünden turizm gelirlerinin yüzde yirmisini kaybeden Doğu Timor, benim ceza almamı istiyormuş. Nesli tükenmekte olan bu kuşlar turistlerin bu ülkeye gelmelerindeki tek sebepmiş.
“Mahkemeye kadar hayatta kalmaya çalış,” dedi avukatım.
Doğu Timor geçici hükümetinin beni tıktığı hücrede darbeden tutuklu üç komutan ve bir seyyar satıcı vardı. Koğuş arkadaşlarım hapishaneden kaçmak için tünel kazarken ben de konsolosluğa her gün telefon açıyordum.
Günler sonra avukatım “Bir yolu var ama…” deyip sözün gerisini getirmedi.
“Ne olur söyleyin benim kurtulmam lazım buradan,” diye yalvardım.
“Öne doğru eğilip kamu hizmetiyle buradan çıkabilirsiniz,” dedi. “Onlara milli takımları için teknik direktörlük yapabileceğinizi söyledim.”
“Onlara neden teknik direktör olduğumu söylediniz?”
“Devlet kademelerinde açıklar var. Ya teknik direktör olacaktın ya da ordunun başına geçecektin,” dedi.
Devrim sonrası tüm kademeleri boş kalan bir hükümetin içinde kendimi dilini bilmediğim insanlara futbol oynamayı öğretirken buldum. Resmi dillerini bilmiyordum. Aslına bakarsanız resmi dillerini onlar da tam olarak bilmiyordu. Bu sebeple oyuncular bile kendi arasında el hareketleriyle anlaşıyordu.
“Batı Timor’a karşı dostluk maçını kazanırsanız, sizi bırakacaklar,” dedi avukatım.
“Kaybedersem?”
“Maçtan sonra kaybedeceğiniz ikinci şey canınız olur.”
Futbolu pek beceremiyorlardı ve bu durum hükümetin canını sıkıyordu fakat onlara futbolda başarısız olan ülkelerin futbolu daha çok sevip saatlerce televizyonda bu konuları konuştuklarını hatta bu durumun kitleleri kontrol etmekteki başarısını anlatınca Doğu Timor hükümetini ikna etmeyi başardım. Batı Timor’a karşı 10-0 yenildiysek de kimse üzgün değildi. Hatta bu durum onları daha da hırslandırmıştı.
Yine de milli takımlarının beş yıl boyunca teknik direktörü olmamı istediklerinde onları kibarca reddettim. Küçük bir ülkede futbol antrenörü olmak hapishanede olmaktan daha tehlikeliydi.
*
Sonraki günler davamın yeniden görülmesi konuşulunca işler çetrefilli bir hal aldı. Keple yaraladığım göçmen kuşun iyileşmeye başladığı haberi beni rahatlatıyordu fakat kuşun bir daha uçamama riski vardı ve uçamayan bir kuş dişilere cazip gelmeyeceğinden neslinin tükenme ihtimali de artıyordu.
Mahkemem milli maç bahanesiyle ertelendikten sonra iki hafta boyunca göçmen kuşu koluma alarak çiftleşme hünerlerini geliştirmeye çalıştım. Yanıma verdikleri kuş uzmanı bir belgeselciyle birlikte Çapkın adını verdiğimiz bu kuşu dağa taşa salıp yürütüyor, merakla çiftleşmesini bekliyorduk. Kuşun sevişmeye niyeti yok gibiydi, diğerlerinden uzakta duran çekingen bir karakteri vardı. İnsan olsa karşıma alır konuşur, hoşlandığı kişiyi etkilemek istiyorsa biraz girişken olmasını söylerdim ama insan ilk defa karşılaştığı çekingen ender bir göçmen kuşa ne söyleyebilirdi ki? Adı üstünde göçmen kuştu, benden fazla ülke görmüştür ama demek ki bizim kuş dümdüz gidip gelmiş, kimseyle muhatap bile olmamıştı.
Turizm yetkilileriyle konuşarak bizim Çapkın’ı tamamı dişi kuşlardan oluşan bir kafese kapatıp beklemeye başladık. Hala kafesin içinde yumurta falan göremeyince hükümet bize ayırdığı çiftleştirme bütçesini geri çekerek Çapkın’ı da benimle birlikte aynı koğuşa attı.
*
Emekli generallerin koğuşta kazdığı tünel de bir işe yaramamıştı. Doğu Timor’un altyapısı olmadığından nereye doğru kazarsak kazalım bir evin tuvaletine denk geliyorduk. Biz de hapishanede isyan çıkarmaya karar verdik. Gardiyanlara rüşvet olarak abimin bana gönderdiği gofretlerden veriyor, arada bizimkilerin tüneline yardım ediyor ama vaktimin çoğunu Beatles şarkılarını ben yazmışım gibi söyleyerek para kazanmaya ayırıyordum. Kaderin beni hedef alan tuhaflığını yenmek istiyorsam dümeni sıkıca kavramalı, yelkenimi dolduracak bir rüzgar beklemek yerine gerekirse kendi nefesimi kullanmalıydım.
Gecenin bir vakti Çapkın, birden yerinden fırlayıp bizim emekli generallerin kazdığı tünele doğru kanat çırpmaya başladı. Ben de peşine takıldım. Mağarada sürünürken tünelin ucunda bir ışık karşıladı bizi.
Ortasında göl olan koca bir mağara karşıladı bizi. Gölün kenarındaki sandalın içinde Portekiz bayrağını gördüm. Bizim kuş deli gibi kanat çırpıp oradan oraya uçuyor bana sandalı işaret ediyordu. Arkamdan gelen emekli generaller gölün dibindeki gemi enkazına inip Portekiz işgali sırasında saklanan altınları çıkarınca talihimizin sonunda döndüğünü anladım.
Şu talih dedikleri şey sürekli dönebilen bir şey olduğundan sevincimiz fazla uzun sürmedi tabii. Doğu Timor sularından sandalla ayrılır ayrılmaz Portekizli korsanlar bizi bordalayıp altınımıza el koydu. Güvertede sıraya dizilmiş hayatın bize sunacağı yeni, belki de son felakete hazırlanıyorduk. Tahta ayaklı, bir gözü bantlı omuzunda papağan olan kara sakallı bir adam bizi güverteden denize uzatacağı tahta üzerinde yürüteceğini söyledi.
Hepimiz son sözlerimizi düşünürken benim aklım hala çiftleşemeyen şu kuştaydı. Mezuniyet kepini havaya fırlatmasaydım bunların hiçbiri başımıza gelmeyecekti.
Tahta üzerinde yürüyecekken birden ayağımın kaymasıyla güverteye düştüm. Korsanlar hep bir ağızdan gülmeye başladı. Tam kalkarken bir daha düştüm. Başlarını geriye atıp kahkaha atıyor, bir daha düşmemi istiyorlardı. Saraylarda soytarıların ölmemek için şaklabanlıklar yaptığını bildiğimden kendimi yere atmaya başladım. Gözyaşlarını silen kaptan komik biri olduğum için bana acısız bir ölüm sunacağını söyleyerek belindeki silahı kavradı.
Derken sahil güvenlik ekiplerinin bizi görmesiyle özgürlüğümüze kavuştuk. Doğu Timor hükümetinin kayıp altınlarını ve nesli tükenen iktidarsız bir kuşu kurtarmamın şerefine devlet nişanıyla ödüllendirilmemin hemen arkasından, akşam uçağıyla evime dönebileceğimi söyleyip şehrin anahtarını bana hediye ettiler.
Her şey bıraktığım gibiydi. Yolculuğumuzdan fazilet, ganimet hatta musibetle dönsek bile varış noktamız tanıdık yüzüyle daima bizi beklerdi. Kendimi halıya bırakıp tavandaki rutubet lekesini izlemeye başladım. Derken telefon çaldı. Ülkeye döndüğümü öğrenen rektörlük mezuniyet günü fırlattığım kepi iade etmediğimi ve tutuklu bulunduğum süre boyunca mezuniyet giysisi kiralama fiyatına faiz bindiğini açıkladı.
Batıkan Köse


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder