27 Haziran 2026

Arizona Dream




“Bir bisiklet ve bir elma arasındaki farkı sana bir başkası söyledikten sonra yaşamanın ne anlamı var ki? Eğer bir bisikleti ısırıp, bir elmayı sürmeye kalkarsam, işte o zaman farkı anlarım.”

Emir Kusturica Amerikan rüyasını filme alırsa ne olur?

Çok iyi olur. Coğrafyasının dışına çıkarak en iyi oyuncularla çalışan yönetmen, filmografisindeki en ilginç filmlerden birine imza atıyor. Johnny Depp’in başrolde olduğu film karakterin iç sesiyle yakalanması zor bir devinim kazanırken Jerry Lewis tam anlamıyla döktürüyor.

Annesine benzemekten korkan bir kadın, dayısı olmaktan korkan bir adam ve beyaz perdedekiler gibi olmaya çalışan bir Cadillac satıcısı. Arizona Dream Amerikan rüyasını bize tüm gerçekleriyle sunuyor. Sürekli düş kuran insanlar bilirler ki bir süre sonra ikisi de birbirine karışır ve bir rüyayı bitiren şey her zaman sert bir gerçek olur.

İntihar olgusu bile Emir Kusturica’nın elinde komediye dönüşüyor. Elindeki malzemeyi ustalıkla kullanarak seyir zevki yüksek bir yapım çıkarıyor. Gerçekliğin sivri dilini rüyalarla buluştururken derinlikli karakterler yaratmayı ihmal etmiyor.

Balık sayıcısı diye bir mesleğe sahip olan Johnny Depp dayısının nikâhına çağırılıyor. Dayısı Jerry Lewis bir Cadillac satıcısı ve onun da kendisi gibi olmasını istiyor. Kuzeni Leo ise oyuncu olmak istiyor. Kusturica’nın karakterleri her zaman için uçmak, büyü yapmak gibi uçarı arzulara sahiptir. Kusturica bu tarzını bozmuyor ve bu yapıyı Amerika’ya ustalıkla taşıyor.

Hayattaki arzularımızın rastgele olmadığını, yaratılışın insanın en büyük sınavı olduğunu ve duyguların hayata uyum sağlama curcunası içinde nasıl kaybolup gittiğini anlatan Arizona Dream, Netflix algoritmasının karşınıza çıkardığı şeylerden sıkıldaysanız size çok iyi gelecek.

Bungee jumpingvari bir intihar sahnesi, aya giden bir ambulans… Bu sahneleri sadece düşlerini beyaz perdeye aktarabilen bir yönetmen çekebilir.

Filmin ilk kurgusu tam 4 saat, Kusturica bunu Johnny Depp’e hediye ediyor. 1991’de çekilen film Amerika’da 1994 yılında gösterime girebiliyor. Filmin çekimleri tam 1 yıl sürüyor. Çünkü Kusturica’nın sinir kriziyle çekime 3 ay ara veriliyor.

Filmin neredeyse her diyaloğunun alıntılandığı Arizona Dream’de benim favori repliğimse şu:

“Bir bisiklet ve bir elma arasındaki farkı sana bir başkası söyledikten sonra yaşamanın ne anlamı var ki? Eğer bir bisikleti ısırıp, bir elmayı sürmeye kalkarsam, işte o zaman farkı anlarım.”

Herkesin bir Annie Hall’u vardır



Herkesin bir Annie Hall’u vardır

Woody Allen’ın başyapıtı olan Annie Hall tüm dünyadaki aşıklara o acımasız soruyu yöneltiyor:

Ben bu kadınla anlaşamıyorum ama her saniye neden onu istiyorum?

Hepimizin bir Annie’si var ve Woddy Allen bunu çok iyi işliyor. 1977 yapımı bu film kısa zamanda kült haline geliyor. Woddy Allen adeta tüm yeteneğini bize bu filmde gösteriyor. Hem yönetmenlik hem de senaristlik anlamında çıtayı öyle bir yükseğe çıkarıyor ki bu filmin üstüne bir film daha gelmiyor.

O zamana kadar komedilerdeki alışılmış sinematografinin dışına çıkarak “Baba” filminin görüntü yönetmeni Gordon Willis ile çalışıyor. Oldukça iyi bir sinematografiye sahip film hem içerik hem de biçimiyle yenilikler yaratan büyük bir yapım olarak sinema tarihine geçiyor. Entelektüel ilişkilerin temel sorunlarını, aşk sahasındaki rakiplerimizi ve sevdiğimiz insanın bizden önceki haliyle bizi yüzleştiriyor.

Kuruntularımız, kıskançlıklarımız ve bencilliklerimiz. Woody her şeyi ustaca ve kendine has bir sinizmle yansıtıyor. Asla eskimeyecek zamansız bir film. Kavgalı sohbetlerimizde haklı çıkmak için keşke biz de McLuhan’ı sohbetlerimize çağırabilseydik.

“Beni seven bir kadını istemem çünkü beni seviyorsa kesin bir kusuru vardır,” felsefesiyle düşünen Alvy bizi bir fıkrayla karşılayarak filmin dünyasına davet ediyor. Hayatının en unutulmaz kadınını elinden nasıl kaçırdığını anlatan bir komedyeni izliyoruz film boyunca.

Komik olmanın verdiği trajediyi, hayata katlanma biçimi olarak mizahın gerçek hayatı nasıl yaşanmaz hale getirdiğini izliyoruz. New York yine tüm güzelliğiyle karşımıza çıkarken filmi elimizde bir defterle izlemekte fayda var. Günümüz ilişkilerindeki tüm mantıksızlıklar hakkında Woody Allen’ın yaptığı yorumlar hala güncelliğini koruyor.

İlginç bilgiler:

Alvy ve Annie'nin psikiyatristlerinin yanında olduğu bölünmüş ekran sahnesine benzeyen sahne aslında tek bir sette bitişik duvarlarla aynı anda çekiliyor. Zamanlama bu yüzden kusursuz.

93 dakika ile En İyi Film Oscar'ını kazanan en kısa ikinci film Annie Hall oluyor. En İyi Film Oscar'ını kazanan en kısa film 91 dakika ile Marty.

Marshall McLuhan, Allen'ın ilk tercihi olmuyor. Önce Federico Fellini ve Luis Buñuel'e soruluyor. İkisi de teklifi reddedince McLuhan geliyor. Keşke Fellini kabul etseymiş.

İlk kaba kurgu 2 saat 20 dakika sürüyor. Daha sonra silinen sahneler şunlar: Alvy'nin bugünkü eski sınıf arkadaşlarını gösteren bölümler, Madison Square Garden'da New York Knicks'in beş büyük filozoftan oluşan bir ekiple yarıştığı bir rüya bölümü. Ayrıca Christopher Walken sahnesi kesiliyor.

Filmden kesilmiş bir sahne, Annie ve Alvy'nin cehenneme gitmesinin fantastik bir sekansı. Bu sahne 20 yıl sonra Allen'ın Yaramaz Harry (1997) için yeniden yazılıyor.

Coney Island'da geçen bir sahne için Woody Allen, bir keresinde 200 kişilik bir ekibi bütün sabah etrafta dolandırıyor ve o gün çekim yapacak ilhamı bulamıyor.

Filmin adı başta “Anhedonia” idi çünkü Woody Allen hiçbir şeyden zevk almayan bir adam hakkında bir film yapmaya kararlıydı. Ancak çekimler sırasında aşk öyküsü o kadar öne çıkıyor ki bu yöne daha fazla odaklanmak için senaryoya uyarlamalar yapmaya başlıyor. Allen, karakterinin Madison Square Garden'da basketbol oynadığı bir sahneyi bile siliyor çünkü seyircilerin onu romantik ana olay örgüsünden uzaklaştığı için affetmeyeceğinden korkuyor.

26 Haziran 2026

Metropolitan 1990 - Film Öneri



Arkadaşlıklar sonsuza kadar sürer mi? Sürmeyeceğini hepimiz biliyoruz. 1990 yapımı Metropolitan, varlıklı Manhattan gençliğinin gece sohbetlerini perdeye taşıyan önemli bir film. Filmin derdiyse “arkadaşlıklar!”

1991 yılında Metropolitan Oscar’a en iyi senaryo dalında adaylık kazanıyor ve günümüzde neredeyse hiç bilinmiyor. Yine de filmi seven küçük bir kitle var. Bunun en önemli sebebi senaryonun kendini diyaloglarıyla ve derin karakterleriyle öne çıkarmış olması. İçine girdiği yeni çevrede istemeden dostlar edinip bu dostları saklamaya çalışan bir kahramanla entelektüel sohbetlere konuk oluyoruz.

Artık böyle filmler yapılmıyor!

Jane Austin hakkında yorumlar dinliyor, Charles Fourier’i düşünüyor sonra aniden artık şu ehliyeti almanın vakti geldi mi diye kendimize soruyoruz. Gençlerin karmaşık hayatlarının basit dertleri!

Varlıklı hayatlar içinde küçük şeyleri beceremeyen Manhattan gençleri yaşamlarının en kırılgan dönemlerindeyken balolara gidiyor, dans ediyor, akşamları sabah asla düşünmeyecekleri meseleleri konuşuyor.

Senaryo burjuvayı ne eleştiriyor ne de övüyor, başkahramanımız Tom ile aralarına giriyor ve burjuva hakkında kendi kararımızı kendimiz veriyoruz. En iyi senaryo dalında Oscar’a aday olan çoğu filmin ortak noktası da budur aslında. Yeni bir şeyi, yeni bir şekilde anlatmak. Metropolitan bunu en iyi şekilde başarıyor. Diyaloglar filmin bel kemiğini oluşturuyor. Neden Oscar’ı almadı öyleyse diye sorarsanız da bunun yanıtı 1990 yılının başka bir önemli filmi olan Ghost.

Filmin senaryosunu üç parça halinde incelersek Tom’un kendini sosyete içinde buluşu, kendine yeni bir gönül ilişkisi edinmeye çalışırken eski aşkıyla aklının karışması ve son perdede dostlarını yeniden bir araya getirme çabası olarak düşünebiliriz.

Yaşayan karakterlerin senaryodan filme çok iyi yansıtıldığı bu yapımda oyuncuların neredeyse hiçbir oyunculuk deneyimi yoktu! Tom Townsend'i oynayan Clements, yalnızca bir filmde daha rol alıyor. Audrey’i ise bir parfümcüde keşfediyorlar.

Arka planda New York’un olduğu hiçbir film kötü olamaz diye düşünenlerdenseniz, entelektüel diyaloglar hoşunuza gidiyorsa, siz de zamanında Tom gibi dostluklarınızın sonsuza kadar sürmeyeceğini hissedip saatlerce konuşmak istediğiniz aşkınıza elveda dediyseniz doğru yerdesiniz.

Whit Stillman’ın 1984’te yazmaya başlayıp 1988’de bitirdiği 1999’daysa yönettiği Metropolitan, iyi senaryoya sahip huzurlu bir yapım izlemek isteyenlerin açlığını uzun bir süre bastıracaktır.



20 Haziran 2026

Ed Wood / Film Notları


Yaratıcılıktan alınan hazzın yerini hiçbir şey tutamaz.

Üretmekten asla vazgeçmeyen, ötekiler tarafından dışlanan ve kötü işler yaptığı söylenen bir yönetmeni anlatan Ed Wood, Tim Burton filmografisinde çok önemli bir yer tutuyor. İnsana sinema aşkını yeniden kazandıran, idealleri olan insanlardan nelerden vazgeçmesi gerektiğini gösteren dokunaklı bir film.

Hayatı boyunca farklı biri olan Ed Wood insani ilişkilerinde toplumun her zaman ilginç gördüğü bir insan. Kendini ne zaman ifade etmesi gerekse dışlanıyor. Kendini en iyi şekilde dışlanmadan ifade edebileceği tek yerin de beyaz perde olduğuna inanıyor. Bu açıdan filmi Tim Burton bağdaştırması yaparak farklı bir okumayla izlemek de mümkün.

14 Haziran 2026

Söz Oyunları

Hemen hemen tüm büyük eserlerde söz oyunları vardır. İlk roman kabul edilen Don Kişot'tan Ulysses'e kadar yazarların sözcüklerle oynayarak yeni anlamlar inşa ettiğini görürüz. Eş anlamlı sözcüklerle kurulan diyaloglar bazen güldürüye bazen de olayları katmanlı bir hale getirmeye yarar. Alegorik bir zemin de inşa edilebilir mizahi bir tonda yakalanabilir. 

Dil oyunlarını çoğu zaman yapıtların bize çeviriyle ulaşması sebebiyle göremiyoruz. 

Çeviriler oyundan ziyade anlamı önde tutmak zorunda kalabiliyor. Aynı biçimde filmlerin altyazısında da durum böyle. Dil oyunlarına Casablanca'daki diyaloglarda ve Beatles şarkılarında rastlıyoruz. İngilizceye hakimsek bu söz oyunları bizim yapıttan aldığımız zevki arttırıyor. 

İlk kitabımdan bu yana on yıldan fazla zaman geçti. İlk yazdığım öykülerden beri sözcüklerle oynuyor, alaycı bir dil kullanıyorum. Olay örgüsünü sözcüklerin çağrışımlarıyla inşa eden öyküler yazıyorum. Sözcükleri bir enstrüman olarak görüyorum. 

Ulysses de tam böyle bir romandır. Murat Belge'nin bu ünlü roman hakkında şöyle bir yazısı var:

"Kaleidoskop" diye bir kelime var: içinde renkli kağıtlar olan, dolayısıyla her sallandığında bunların yeni ve farklı bir desen çizdiği, oyuncak dürbün. Joyce bunun imlasını öyle bir biçimde değiştirir ki, dikkatle okunduğunda "kaleidoskop" , "collide or escape" diye de okunabilir: yani, "çatış ya da kaç" anlamında. Şimdi buna Türkçe'de nasıl bir karşılık bulabiliriz? Burada ses ve ses üzerinden giden kelime oyunu önemli. Joyce, fiziksel olarak da gözü bozuk, kulağı gelişmiş bir insandı. Kelimenin sesinden yola çıkıyor ve o sesin alanı içinde başka, benzer anlamlı seslere ulaşarak, çok-katlı anlam yapılan kuruyor. "Kaleidoskop"un Türkiye'de anlaşılır olduğunu kabul edelim. Buradan yola çıkarak, daha serbest bir biçimde "ya direnirsin ya da tüyersin" diye özetleyebileceğimiz bir anlamı veren seslere nereden ulaşacağız?


08 Haziran 2026

MAYIS 2026 İZLENCESİ

Project Hail Mary: IMDB puanı 8 olunca beklentim yüksekti. Sevmedim. 

Mario Galaxy: Sevdiğim bir karakter fakat biraz zor izledim. Film akmıyor. 

Devil Wears Prada 2: Beklediğimden düşük çıktı. Karakterleri görmek sevindirici, nostalji hissiyle yürüyor.

Dutton Ranch: Yellowstone evreninden ne çıksa izleniyor.

Defending Your Life (1991): Albert Brooks filmi. Güzeldi. 

Spider-Noir: Güzel dizi. Daha iyi olabilirmiş. Yönetmenlik tembel. Senaryonun çatışması zayıf.

Mixtape (Xbox): İnsanlar iyimser hikayeleri özledi. Bu yüzden Mixtape gibi işlerin sayısı artacak gibi duruyor. Gençlik işi nasıl olur sorusunun en güzel ve estetik yanıtlarından birini Mixtape veriyor. Yakın zamanda Dispatch’in hikaye anlatımının ne kadar önemli olduğunu kanıtlamasından sonra Mixtape çok iyi geldi. Oyun türünün hakkını veren bulmaca ve oynanıştan yoksun olsa da hikaye bu açığı kapatıyor. Müzik keşfetmek isteyen herkesin oyunu oynamasına gerek kalmadan YouTube üzerinden videoları izlese bile büyük keyif alacağını düşündüğüm Mixtape yeniden filizlenen bir türün en güzel emeklemesi. Yakın zamanda güçlü hikayeler güçlü oynanışla birleşecek ve ortaya nice karışık kasetler çıkacak. 





06 Mayıs 2026

NİSAN 2026 İZLENCESİ

Margo's Got Money Troubles: Elle Fanning oynadığı için izlediğim bir dizi. Ona rağmen sevemedim. Daha iyi olabilirmiş. Kadrosu iyi kurulmuş, kitap uyarlaması olduğu için dikkate değer bir okuyucu bilinirliği de vardı. Yine de tüm bölümleri izleyecek miyim? Elle var diye muhtemelen izleyeceğim.

Avatar Aang The Last Airbender:
20 yıl önceki Batıkan 10/10 Puan verirdi. Ben yılların hatrına 8/10 veriyorum. Disney Atlantis'e benzer bir animasyon tekniğini sevdim. Avatar dünyasına yakıştığını düşünüyorum. Sızma olayı sonrası dayanamayıp izledim. Sinemalara gelmeyeceği açıklandıktan sonra herkes de bir beklenti düşüklüğü yaratmıştı. Ben de beklentimi düşürmüştüm. Film Superman II, Man of Steel filmlerine benzer bir matematikte ilerliyor. Eski topraklarını geri getirme çabası içinde olan iki kahraman gibi düşünebilirsiniz. Aang ve Zod karşı karşıya gibi bir denklem kurulmuş. Diğer karakterlerin sadece yan karakter olarak esprisini yapıp gitmesi güzel bir tercih olmamış ama kesinlikle her Avatar hayranının izlemesi gerektiğini düşünüyorum.

Beef: Cailee Spaeny için izledim. Fargo tarzı bir antoloji yaratılmaya çalışılmış fakat olmamış. Cailee oynamasaydı izlemezdim. Olay yeterince büyümüyor.

Tales From 85: Stranger Things animasyonu. Daha iyi bir senaryoyla çok iyi bir iş olabilirmiş. Amatör bir ruhla yazılmış gibi.

Arco: Güzel animasyon. Daha iyi olurmuş. Miyazaki'ye benzeyen yönleri tabii ki var. Sanıyorum iyi bir animasyonun ondan örnek almaması imkansıza yakın.

Lennon Report: Lennon'un öldürüldüğü geceye dair bir film. İlginç.

Scream 5: Katil iki kişi.

Scream 6: Katil yine iki kişi.

Uğultulu Tepeler: Ne yapacaklarını bilemediklerinde Margot'un yüzünü yakın plan çekmek pek işe yaramamış.

How to Make a Killing 2026: Oyuncu kimyası için izlemeyi düşünmüştüm. Kimyayı göremiyoruz. Zayıf kalmış. 

Invincible 4. Sezon: Güzel gidiyor. İlk sezon kadar sert kısımları vardı.

Barefoot in the Park: Jane Fonda ve Robert Redford. Neil Simon kaleminden. Güzeldi.


 


26 Nisan 2026

Simpsons ve Life with Louie'nin Benzeyen Bölümü





The Simpsons’ın 32. Sezon 13. Bölümü ile Life with Louie’nin 2. Sezon 1. Bölümü birbirine epey benziyor. The Simpsons’da Bart bir golf oyuncusunun çantasını taşıyan “Caddy” görevini üstlenmiş, kazandığı para onu değiştirmiş ve babasına bile patronluk taslamaya başlamıştır. Life with Louie’de de aynısı olur ve Louie para kazanır kazanmaz değişmeye başlar. Ailenin reisi gibi davranır, babasına harçlık verir... Böyle gidiyor hikayeler. İlginç bir tesadüf olabilir, etkilenme de olabilir. Bilemiyorum. Biri Fox Kids diğeri hala Fox dizisi. Böyle.


14 Nisan 2026

güngezgini - felsefi animasyonlarım

 Bir süredir güngezgini adlı bir karakterle (tabii ki Beatles'tan etkilenerek) felsefi animasyonlu podcastler yapıyorum. Çizgi film tadında podcastler olması için yola çıktığım küçük bir uğraş. Şöyle bir video hazırladım. İlgilisine.



02 Nisan 2026

MART 2026 İZLENCESİ

 


Mavi Ay - Moonlighing: Severek izliyorum. Çok iyi bir diziymiş. Dizi uzasın diye Cybill Shepherd'ın uzun koridor yürüyüşleriyle birlikte çekmeyi ihmal etmeyen yer yer metalaşan bir yapıya sahip. Artık böyle diziler yapılmıyor. Artık Cybill gibi güzel kadınlar da başrol olmuyor. Nereye gidiyorsun ey Hollywood diye bağırası geliyor insanın.

Serpico: Al Pacino filmi. Gerçek hayattan uyarlanmış. Serpico asla rüşvet almayan bir polis. Güzel film. Film onun yüzünden vurulmasıyla başlıyor, onu Amerika’da tedavi eden doktor da Zeki Uygur, Nejat Uygur’un abisiymiş. İlginç bir bilgi. Yönetmen Lumet güzel iş çıkartıyor.

Sweet and Lowdown: Dünyanın en iyi ikinci gitaristini anlatan bir Woody Allen filmi. Hayatının kadınını özgüven eksikliği ve kötü psikolojisi yüzünden kaçıran başka bir karakter daha. Woody bu yetenekli ve zeki insanların kadınlar karşısındaki saçma hallerini çok iyi anlatıyor.

Primal S3: İzlediğim en iyi kısa animasyonlardan biri oldu. Çok iyi bir iş. Hiç konuşma olmadan her dilden insanları etkileyecek bir proje.

Scream 7: Sevmedim. Derinleşebilecek karakterler erken ölüyor, bir şeyler oluyor, nostaljiye göz kırpmalar vs.

Masumiyet Müzesi: Güzel bir dizi olmuş... Füsun’un küpelerini yıllar önce romanı beğenerek satın aldığımda tabii ki bunu dostlarıma sergilemek için yapmış ve iyi bir yatırım olacağını bilmeden kitaplığıma koymuş, edebiyatın da enflasyondan etkilendiğini hayret ve tabii ki haklı çıkmanın da verdiği gururla diziyi izlerken gülümsemiştim.

Cold Mountain: Beğendim. İyi bir film. Savaştan dönen adam hikayesi.

Burn: İlginç bir film. Benzincide geçiyor, tek mekan, soygun, tuhaf bir kız.

Deconstructing Harry: Yine izledim. Woody Allen'ın bir filme üç film fikri sığdırması hayret verici.

Avatar: Fire and Ash: İlginç bir tutkuyla yapılan bir iş.