Drugstore Cowboy 1989: Gus Van Sant filmi.
Vampire Hunter D: Bloodlust: Güzel anime filmi.31 Ağustos 2026
AĞUSTOS 2026 İZLENCESİ
15 Ağustos 2026
Ted Lasso'dan Güzel Bir Kelime Oyunu
Ted Lasso’da. 4x2'de şöyle güzel bir kelime oyunu var.
Pek sevilmeyen kadın koçtan bahsediliyor.
“She’s an absolute…”
Derken sonraki sahneye geçiliyor.
“Seaward” diyen başka bir karakter adını söyleyerek kendini tanıtıyor.
“She’s an absolute… (CUT TO) Seaward.”
"Seaward" okunurken "C word" gibi duyuluyor.
12 Ağustos 2026
01 Ağustos 2026
TEMMUZ 2026 İZLENCESİ
The Odyssey: Nolan'ın iddialı mitolojik uyarlaması. Sineması belirgin biçimde değişim geçiren Nolan bu filmde yine her zamanki gibi "büyük" oynuyor. Hitchcock'un "Seyirciyi asla sıkmayacaksın" kuralını çiğneyen kısımları var. Nolan, sunduğu görüntülerden çok, olay örgüsüne, diyaloglara, oyunculuklara, manzaralara, mekanlara, dekora ve kostümlere daha fazla önem vermiş gibi görünüyor.
Stuart Fails to Save the Universe: Big Bang Theory'nin yeni spin-off dizisi. Güzel şakaları var.
La Grazia: Coşkusunu yitirdiğini düşünüyorum yönetmenin. Umarım geri gelir.
House of Dragon: Hint dizisine benzer diyaloglarla ilerlemeye başladı...
Lucky 2026: Apple dizisi. Anya oynuyor diye izledim. İlk bölümlerin eskiden bir cazibesi olurdu. Sıradan bir ilk bölüm olmuş. İlginç.
Hawk: Will Farrel golfçü olursa. Pek beğenmedim. Şakalar sıradan. Üzerine fazla düşünülmemiş.
The Mist: 2007 filmi. Stephen King uyarlaması. Sonu şaşırttı. Yönetmenin kendi işleri içinde geri kalıyor ama kendini izletiyor.
The Living Daylights: 007 Dalton, güzel başlayan bir Bond filmi. Nolan'ın sevdiklerindenmiş.
Korkunç Bir Film 6: Çok kötü. Evrensel mizahını yitirmiş.
10 Temmuz 2026
HAZİRAN 2026 İZLENCESİ
Mandalorian & Grogu: İlk perde The Dark Knight, ikinci perde dizinin herhangi bir bölümü kalitesinde. Yine de sevdim. Yürü be Mando!!! This is the way.
Euphoria 3. Sezon Finali: Lise dramasından kanlı B film hallerine geçiş.
Rock & Morty 9. Sezon: Akla gelmeyecek yollara sapan hallerini seviyorum.
It Runs in the Family: Bir ailenin üç kuşağını anlatan, babalığın kuralları etrafında dönen, çocukluk, yetişkinlik ve yaşlılığın ironik hallerini sunan bir film. Ben çok seviyorum. Kirk Douglas, Michael Douglas, Michelle Monaghan var daha ne olsun.
Along Came Polly: Ben Stiller filmi. Komik, eğlenceli. Kurgusu hoş.
Netflix Avatar Son Hava Bükücü 2. Sezon: Çok iyi bir senaryoyu nasıl bu kadar çekilmez hale getirdiklerine hala anlam veremiyorum. Yine de izliyoruz.
House of Dragon S3: Öylesine izliyorum artık. Uzun zaman önce benim için sınıf düşen bir dizi oldu. Senaryosu neden bu kadar kolay tahmin edilebilir hale geldi anlamakta güçlük çekiyorum.
30 Haziran 2026
Aile Fotoğrafı
Eski aile fotoğraflarında herkes gülse bile tarifsiz bir hüzün hakimdir.
Apartman dairelerinde yükselen kahkahalar, konuşmalar, düşler.
Herkes en güzel giysilerini giymiş, en güzel gülüşünü takınmış.
Akıllı görülen kimseler dinlenmiş.
Dedeler değerlenecek yerleri almakta akıllılık etmiş, şanslılarmış ya da zekilermiş.
Apartmanlar dikilmiş, daireler alınmış.
Ailenin küçük kızı babasına hayranlıkla gülümsemiş.
Aile fotoğrafları hep bir ailenin en mutlu anıymış gibi gelir.
Belki de öyledir.
Belki de her gülüşün arkasında bir hüzün beklemeye alışmışızdır.
Çünkü biz bugün o fotoğraflara bakarken, geleceği biliyoruzdur.27 Haziran 2026
Her Şey Beatles ile İlgilidir
Mad Men 5. Sezon 8. Bölümü açarsanız karşınıza Beatles referansı çıkar. Herkesin Beatles gibi şarkı yapabileceği iddia edilir ama asla Beatles'a benzeyen güzel bir Beatles şarkısı bulunamaz. Sonunda Tomorrow Never Knows çalmak zorunda kalırlar.
Manhattan filmini izlerseniz Paul McCartney adını işitirsiniz.
Murakami'nin Yesterday öyküsü Beatles'ın şarkısıyla başlar.
Robert Zemeckis'in yönetmenlik kariyerindeki ilk uzun metrajlı sinema filmi I Wanna Hold Your Hand, Beatles grubunun 1964 yılındaki meşhur Ed Sullivan Show performansını görmeye çalışan altı gencin hikayesini anlatan bir komedi filmidir.
Arizona Dream
Emir Kusturica Amerikan rüyasını filme alırsa ne olur?
Çok iyi olur. Coğrafyasının dışına çıkarak en iyi oyuncularla çalışan yönetmen, filmografisindeki en ilginç filmlerden birine imza atıyor. Johnny Depp’in başrolde olduğu film karakterin iç sesiyle yakalanması zor bir devinim kazanırken Jerry Lewis tam anlamıyla döktürüyor.
Annesine benzemekten korkan bir kadın, dayısı olmaktan korkan bir adam ve beyaz perdedekiler gibi olmaya çalışan bir Cadillac satıcısı. Arizona Dream Amerikan rüyasını bize tüm gerçekleriyle sunuyor. Sürekli düş kuran insanlar bilirler ki bir süre sonra ikisi de birbirine karışır ve bir rüyayı bitiren şey her zaman sert bir gerçek olur.
İntihar olgusu bile Emir Kusturica’nın elinde komediye dönüşüyor. Elindeki malzemeyi ustalıkla kullanarak seyir zevki yüksek bir yapım çıkarıyor. Gerçekliğin sivri dilini rüyalarla buluştururken derinlikli karakterler yaratmayı ihmal etmiyor.
Balık sayıcısı diye bir mesleğe sahip olan Johnny Depp dayısının nikâhına çağırılıyor. Dayısı Jerry Lewis bir Cadillac satıcısı ve onun da kendisi gibi olmasını istiyor. Kuzeni Leo ise oyuncu olmak istiyor. Kusturica’nın karakterleri her zaman için uçmak, büyü yapmak gibi uçarı arzulara sahiptir. Kusturica bu tarzını bozmuyor ve bu yapıyı Amerika’ya ustalıkla taşıyor.
Hayattaki arzularımızın rastgele olmadığını, yaratılışın insanın en büyük sınavı olduğunu ve duyguların hayata uyum sağlama curcunası içinde nasıl kaybolup gittiğini anlatan Arizona Dream, Netflix algoritmasının karşınıza çıkardığı şeylerden sıkıldaysanız size çok iyi gelecek.
Bungee jumpingvari bir intihar sahnesi, aya giden bir ambulans… Bu sahneleri sadece düşlerini beyaz perdeye aktarabilen bir yönetmen çekebilir.
Filmin ilk kurgusu tam 4 saat, Kusturica bunu Johnny Depp’e hediye ediyor. 1991’de çekilen film Amerika’da 1994 yılında gösterime girebiliyor. Filmin çekimleri tam 1 yıl sürüyor. Çünkü Kusturica’nın sinir kriziyle çekime 3 ay ara veriliyor.
Filmin neredeyse her diyaloğunun alıntılandığı Arizona Dream’de benim favori repliğimse şu:
“Bir bisiklet ve bir elma arasındaki farkı sana bir başkası söyledikten sonra yaşamanın ne anlamı var ki? Eğer bir bisikleti ısırıp, bir elmayı sürmeye kalkarsam, işte o zaman farkı anlarım.”
Herkesin bir Annie Hall’u vardır
Woody Allen’ın başyapıtı olan Annie Hall tüm dünyadaki aşıklara o acımasız soruyu yöneltiyor:
Ben bu kadınla anlaşamıyorum ama her saniye neden onu istiyorum?
Hepimizin bir Annie’si var ve Woddy Allen bunu çok iyi işliyor. 1977 yapımı bu film kısa zamanda kült haline geliyor. Woddy Allen adeta tüm yeteneğini bize bu filmde gösteriyor. Hem yönetmenlik hem de senaristlik anlamında çıtayı öyle bir yükseğe çıkarıyor ki bu filmin üstüne bir film daha gelmiyor.
O zamana kadar komedilerdeki alışılmış sinematografinin dışına çıkarak “Baba” filminin görüntü yönetmeni Gordon Willis ile çalışıyor. Oldukça iyi bir sinematografiye sahip film hem içerik hem de biçimiyle yenilikler yaratan büyük bir yapım olarak sinema tarihine geçiyor. Entelektüel ilişkilerin temel sorunlarını, aşk sahasındaki rakiplerimizi ve sevdiğimiz insanın bizden önceki haliyle bizi yüzleştiriyor.
Kuruntularımız, kıskançlıklarımız ve bencilliklerimiz. Woody her şeyi ustaca ve kendine has bir sinizmle yansıtıyor. Asla eskimeyecek zamansız bir film. Kavgalı sohbetlerimizde haklı çıkmak için keşke biz de McLuhan’ı sohbetlerimize çağırabilseydik.
“Beni seven bir kadını istemem çünkü beni seviyorsa kesin bir kusuru vardır,” felsefesiyle düşünen Alvy bizi bir fıkrayla karşılayarak filmin dünyasına davet ediyor. Hayatının en unutulmaz kadınını elinden nasıl kaçırdığını anlatan bir komedyeni izliyoruz film boyunca.
Komik olmanın verdiği trajediyi, hayata katlanma biçimi olarak mizahın gerçek hayatı nasıl yaşanmaz hale getirdiğini izliyoruz. New York yine tüm güzelliğiyle karşımıza çıkarken filmi elimizde bir defterle izlemekte fayda var. Günümüz ilişkilerindeki tüm mantıksızlıklar hakkında Woody Allen’ın yaptığı yorumlar hala güncelliğini koruyor.
İlginç bilgiler:
Alvy ve Annie'nin psikiyatristlerinin yanında olduğu bölünmüş ekran sahnesine benzeyen sahne aslında tek bir sette bitişik duvarlarla aynı anda çekiliyor. Zamanlama bu yüzden kusursuz.
93 dakika ile En İyi Film Oscar'ını kazanan en kısa ikinci film Annie Hall oluyor. En İyi Film Oscar'ını kazanan en kısa film 91 dakika ile Marty.
Marshall McLuhan, Allen'ın ilk tercihi olmuyor. Önce Federico Fellini ve Luis Buñuel'e soruluyor. İkisi de teklifi reddedince McLuhan geliyor. Keşke Fellini kabul etseymiş.
İlk kaba kurgu 2 saat 20 dakika sürüyor. Daha sonra silinen sahneler şunlar: Alvy'nin bugünkü eski sınıf arkadaşlarını gösteren bölümler, Madison Square Garden'da New York Knicks'in beş büyük filozoftan oluşan bir ekiple yarıştığı bir rüya bölümü. Ayrıca Christopher Walken sahnesi kesiliyor.
Filmden kesilmiş bir sahne, Annie ve Alvy'nin cehenneme gitmesinin fantastik bir sekansı. Bu sahne 20 yıl sonra Allen'ın Yaramaz Harry (1997) için yeniden yazılıyor.
Coney Island'da geçen bir sahne için Woody Allen, bir keresinde 200 kişilik bir ekibi bütün sabah etrafta dolandırıyor ve o gün çekim yapacak ilhamı bulamıyor.
Filmin adı başta “Anhedonia” idi çünkü Woody Allen hiçbir şeyden zevk almayan bir adam hakkında bir film yapmaya kararlıydı. Ancak çekimler sırasında aşk öyküsü o kadar öne çıkıyor ki bu yöne daha fazla odaklanmak için senaryoya uyarlamalar yapmaya başlıyor. Allen, karakterinin Madison Square Garden'da basketbol oynadığı bir sahneyi bile siliyor çünkü seyircilerin onu romantik ana olay örgüsünden uzaklaştığı için affetmeyeceğinden korkuyor.
26 Haziran 2026
Metropolitan 1990 - Film Öneri

1991 yılında Metropolitan Oscar’a en iyi senaryo dalında adaylık kazanıyor ve günümüzde neredeyse hiç bilinmiyor. Yine de filmi seven küçük bir kitle var. Bunun en önemli sebebi senaryonun kendini diyaloglarıyla ve derin karakterleriyle öne çıkarmış olması. İçine girdiği yeni çevrede istemeden dostlar edinip bu dostları saklamaya çalışan bir kahramanla entelektüel sohbetlere konuk oluyoruz.
Artık böyle filmler yapılmıyor!
Jane Austin hakkında yorumlar dinliyor, Charles Fourier’i düşünüyor sonra aniden artık şu ehliyeti almanın vakti geldi mi diye kendimize soruyoruz. Gençlerin karmaşık hayatlarının basit dertleri!
Varlıklı hayatlar içinde küçük şeyleri beceremeyen Manhattan gençleri yaşamlarının en kırılgan dönemlerindeyken balolara gidiyor, dans ediyor, akşamları sabah asla düşünmeyecekleri meseleleri konuşuyor.
Senaryo burjuvayı ne eleştiriyor ne de övüyor, başkahramanımız Tom ile aralarına giriyor ve burjuva hakkında kendi kararımızı kendimiz veriyoruz. En iyi senaryo dalında Oscar’a aday olan çoğu filmin ortak noktası da budur aslında. Yeni bir şeyi, yeni bir şekilde anlatmak. Metropolitan bunu en iyi şekilde başarıyor. Diyaloglar filmin bel kemiğini oluşturuyor. Neden Oscar’ı almadı öyleyse diye sorarsanız da bunun yanıtı 1990 yılının başka bir önemli filmi olan Ghost.
Filmin senaryosunu üç parça halinde incelersek Tom’un kendini sosyete içinde buluşu, kendine yeni bir gönül ilişkisi edinmeye çalışırken eski aşkıyla aklının karışması ve son perdede dostlarını yeniden bir araya getirme çabası olarak düşünebiliriz.
Yaşayan karakterlerin senaryodan filme çok iyi yansıtıldığı bu yapımda oyuncuların neredeyse hiçbir oyunculuk deneyimi yoktu! Tom Townsend'i oynayan Clements, yalnızca bir filmde daha rol alıyor. Audrey’i ise bir parfümcüde keşfediyorlar.
Arka planda New York’un olduğu hiçbir film kötü olamaz diye düşünenlerdenseniz, entelektüel diyaloglar hoşunuza gidiyorsa, siz de zamanında Tom gibi dostluklarınızın sonsuza kadar sürmeyeceğini hissedip saatlerce konuşmak istediğiniz aşkınıza elveda dediyseniz doğru yerdesiniz.
Whit Stillman’ın 1984’te yazmaya başlayıp 1988’de bitirdiği 1999’daysa yönettiği Metropolitan, iyi senaryoya sahip huzurlu bir yapım izlemek isteyenlerin açlığını uzun bir süre bastıracaktır.












