Before Sunrise (1995)
- "Kız Viyana'da, çocuk tren garında. Bu kadar mı tesadüf olur?" (Paralel evrende İstanbul-Ankara hızlı treninde buluşmuş olabilirler.)
Before Sunrise (1995)
Hoşlandığınız kız, bu filmi izlememişse, ona Jim Carrey’nin bu kez komik değil, melankolik bir aşk hikayesinde nasıl döktürdüğünü anlatın. Mümkünse bu filme izlemeyen insanlarla iletişime geçip sizinle konuşmalarına izin vermeyin. (Ya da izin verin sonuçta bu bir film izleme listesi.)
Bonus Şaka: "Bu filmi izledikten sonra her şey daha hatırlanır bir hale geliyor!"

Yalnız kaldınız diye üzülmeyin, çünkü dünya üzerinde patlamış mısır, Netflix ve boş bir kanepe ile hafta sonunu geçiren bir sürü insan var! Evlilik maratonunda geride kaldıysanız, işte sizi “Yalnız ama mutluyum” havasına sokacak 5 film. Arkadaşlarınız düğün davetiyeleri yollarken, siz bu filmleri izlerken kahkaha atabilirsiniz!
Yaş önemli değil, neşenizi kaybetmeyin!
Steve Carell’in bu filmde öğrettiği şey, bir şeyler geç olabilir ama asla "çok geç" değildir! Eğer arkadaşlarınız evlenirken siz hala “Kız arkadaşım var mıydı, yoksa hayal miydi?” diye düşünüyorsanız, bu film tam size göre. İtiraf edelim, filmin sonunda Carell evleniyor ama sorun değil, en azından siz kahkaha krizine girerek bu evlilik furyasından bir an olsun kaçabilirsiniz.
Bonus Şaka: “Düğünlere gitmek yerine evde Legolarla oynama fikri o kadar da kötü değil, değil mi?”
Kendi hayatınızı yazın, belki de yalnızlık daha iyidir.
Bridget Jones da tam olarak sizinle aynı durumda. Arkadaşlarının hepsi nişanlanırken, o hala bekar. Ama Bridget, kendi yalnızlığını mizahla ve bolca şarapla kucaklıyor. Siz de bu filmi izlerken, günün birinde Hugh Grant ya da Colin Firth gibi biriyle tanışabileceğinizi düşünebilirsiniz. (Tabii eğer hala ‘yaşanmamış mucizelere’ inanıyorsanız.)
Bonus Şaka: “Eğer günlük tutmuyorsanız, en azından düğün davetiyelerini nasıl yakacağınızı planlayabilirsiniz.”
Yalnız mısınız? Hayır, Wilson var!
Tom Hanks’in bu filmde sadece bir voleybol topuyla arkadaşlık kurduğunu hatırlayınca, evlilik baskısının ne kadar gereksiz olduğunu anlayacaksınız. Arkadaşlarınız evlenip balayına giderken, siz yalnız bir ada düşüncesiyle kafa dinleyebilirsiniz. Yalnızlığın zirvesine çıkmak istiyorsanız, bu film size “Wilson” gibi hayat kurtaran dostlar sağlayabilir.
Bonus Şaka: “Bana düğün davetiyesi yollamayın, zaten Wilson’la plan yaptım.”
Koca bulmaya gerek yok, pizzalar sizi mutlu eder!
Julia Roberts bu filmde, hayatındaki eksik olan şeyi bulmak için dünyayı dolaşıyor… Spoiler: Koca değil! Kendini bulmanın ve yemek yiyerek mutlu olmanın ne kadar harika bir şey olduğunu göreceksiniz. Tüm arkadaşlarınız balayında plajda fotoğraf çekerken, siz evde pizza yiyip Elizabeth Gilbert gibi içsel yolculuğa çıkabilirsiniz. Gerçek aşk mı? Belki bir dilim daha pizzadır.
Bonus Şaka: “Düğün mü? Yok, ben Bali’ye gidiyorum. Ama önce pizzamı bitireyim.”
Yalnız kalmak mı? Kevin McCallister bunu bir sanata çevirdi!
Bu film, yalnızlığın ne kadar keyifli olabileceğini gösteren klasiklerden biri. Arkadaşlarınız evlenip çoluk çocuğa karışırken, siz de tıpkı Kevin gibi evde yalnız kalmanın tadını çıkarabilirsiniz. Sakin olun, eve giren hırsızlara karşı tuzak kurmanız gerekmeyecek! Yalnızlığınızı ne kadar yaratıcı şekilde değerlendirebileceğinizi düşünmek için bu filmden ilham alın.
Bonus Şaka: “Çocuk sahibi olmaktansa, evde tek başıma kalıp Noel ışıklarıyla eğlenmek daha mantıklı değil mi?”
Makarna yapmak, yemenin en kolay ve en keyifli yollarından biri. Fakat asıl soru şu: "Makarna yerken hangi filmi izlemeliyim?" Cevap basit, uzun soluklu dramlar ya da kafa karıştıran bilim kurgu filmleri değil! Makarna yerken eğlenceli, akıcı ve biraz da iştah açıcı filmler izlemek gerek. İşte size o keyifli makarna anlarını zirveye çıkaracak 5 film!
Mutfakta bir fare, siz makarna yerken masada!
Bir fare tarafından pişirilen gurme yemeklere şahit olmak ister misiniz? Tabii ki istersiniz! Hem de makarna yerken! Ratatouille izlerken o muhteşem yemeklerin kokusu neredeyse burnunuza gelecek. Bir yandan çatalınızda spagetti çevirirken, küçük Remy'nin mutfakta devrim yaratışını izlemek ilham verici olabilir. Belki de bu film sonrası "Bir gün ben de şef olacağım!" diye düşünebilirsiniz (ama siz bir fare bulmak zorunda değilsiniz).
Bonus Şaka: “Remy, fare olmasına rağmen Michelin yıldızına göz kırparken ben hâlâ makarna yapmayı zar zor başardım…”
Julia Roberts İtalya'da makarna yiyor, siz de evde ona eşlik ediyorsunuz!
Eğer makarna yerken kendinizi dünya turlarına çıkmış gibi hissetmek istiyorsanız, işte tam size göre bir film! Eat Pray Love, Julia Roberts’ın İtalya’da kocaman tabaklarda makarna yediği sahnelerle dolu. O makarnayı afiyetle yerken sizin de tabağınızda spagetti olmalı. İtalya'ya gitmeden İtalyan mutfağının tadını çıkarmak? İşte makarnanın gücü!
Bonus Şaka: “Benim İtalya’m da bu mutfak işte… ve pizza kokusu geliyor!”
İki köpeğin aşk dolu spagetti sahnesiyle makarna daha tatlı hale geliyor.
Disney’in en unutulmaz sahnelerinden biri olan spagetti paylaşma sahnesi bu filmde! İki köpeğin şans eseri dudaklarının buluştuğu o sahne, makarna yemenin en romantik halini gösteriyor. Yanınızda biri olmasa da, siz de spagettiyi çatalla döndürüp keyifle izleyebilirsiniz. Hem de siz, tabağınızdaki tüm makarnayı paylaşmak zorunda değilsiniz!
Bonus Şaka: “Spagetti paylaşmak mı? Hayır, teşekkürler. Ben tabağımla yalnız bir ilişki yaşıyorum!”
İtalyan mafyasının gölgesinde, İtalyan mutfağıyla bir başyapıt!
Makarna yerken The Godfather izlemek neredeyse bir ritüel haline geldi. Filmin içinde İtalyan yemekleri, aile sofraları ve mafya arasında geçen ikonik sahneler varken, siz de kendinizi Sicilya’da bir makarna tabağının başında bulabilirsiniz. Al Pacino’ya bakıp, "Bir gün ben de böyle sofralar kuracağım!" diye hayal kurabilirsiniz.
Bonus Şaka: “Don Corleone’nin sofrasında olsam bile kimse benden makarnamı alamazdı.”
Bir yemek blogunun başına geçip makarna tarifleri yazmaya başlamamak işten bile değil!
İki farklı kadının hayatlarını ve yemek yapma tutkusunu anlatan bu film, mutfağa olan ilginizi katlayacak. Meryl Streep ve Amy Adams’ın canlandırdığı karakterler, yemek yapmanın ve yemenin mutluluğunu ekrana taşıyor. Makarna yerken bir yandan tarifler düşünmeye başlayabilir, belki de blog açma ilhamı bulabilirsiniz! Hem Julie'nin çabası, hem de Julia Child’ın ustalığı sizi ekrana kilitleyecek.
Bonus Şaka: “Makarna yapmanın bu kadar sanatsal bir şey olduğunu bilmiyordum… Ama sonuçta ben sadece yiyorum!”
Penguin
Gotham’ın en havalı kuşu sahnede!
("Batman yok, ama sorun değil. Penguen en azından takım elbisesiyle karizmatik.")
Slow Horses
Casusluk, ama biraz tembelce!
("James Bond gibi değil, daha çok... işten kovulmayı bekleyen ofis çalışanları.")
The Cable Guy
Yeniden izledim. Jim Carrey'in karaktere verdiği her şey filmde izleyiciye dokunuyor. Bu yüzden kültleşmiş bir kara komedi Cable Guy, yalnızlığın insanı getirdiği noktaya yapılan mizahi bakış Jim Carrey'e has komedi anlayışıyla öne çıkıyor. Öte yandan karakterin çocukluğuna dair ayrıntılar ve Ben Stiller'ın yan hikayeye olan katkısı da kara komedilere has ironik bir ciddiyetle iyi bir film olmayı başarıyor. Yalnız filmin iki sıkıntısı var. Derinleşmeyi dikkate almaması ve sahnelerin kopukluğu olmasaymış çok daha iyi bir film olabilirmiş.
Kinds of Kindness
Yorgos'un yeni filmi, yine Emma Stone var. Cüretkar konu seçimlerini Hollywood anlayışıyla orta noktada buluşturmayı amaçlayan filmlerini daha çok göreceğiz gibi duruyor. Filmleri tematik olarak birbirine bağlayan şey hakkında yapılan konuşmalar hayal kırıklığıyla sonuçlanıyor. Yine de, onları şüphesiz birleştiren tek şey Lanthimos'un ton becerisi, projenin cüretkarlığı günü kurtarıyor. İlginç fakat keyifli değil. Kendi filmografisinde sönük kalıyor.
Borderlands
Eskiden olsa asla çekilemezdi. Düzeltme için çekilen sahneler, izleyici yorumları, test izleyicinin verdiği direktiflerin bu kadar belli olduğu bir film. Yönetmenlik hiçbir sürprize yer vermiyor, bu yüzden izlerken asla bir şey olmayacağını biliyorsunuz. Oyunun dünyasına pek fazla hakim olmasam da geçmişte oynadım. Rafa kalkması gereken bir projeymiş, sanıyorum ön satış gelirleri şirkete yeterli gelmiş. Çok kötü.
Beetlejuice Beetlejuice
Tim Burton hayranı olarak beni tatmin etse de genel yapıya uymayan sahneler var. Çekim sırasında bütçenin düşürüldüğü söyleniyor. Müthiş bir atmosfer fakat yeteri kadar kullanılmamış hissi yaratıyor, ayrıca düşmanların kolay alt ediliyor oluşu da doyum hissini vermedi. Yine de Tim Burton bana her zaman ilham veren bir yönetmen olmuştur. Bu filmde de beni etkileyen küçük buluşlarını görmek benim açımdan tatmin ediciydi.
Ah, No Tomorrow. Bir asteroidin dünyayı yok edeceği fikrini işleyip bunu bir romantik komediye dönüştüren dizi (evet, kıyametin romantik kısmını). Ama işin komiği, kimse diziyi izlemedi! (Hani böyle, son gününüzde yapılacak 100 şey listesi yaparsınız ama dizi izlemek asla akla gelmez ya, işte tam o.) Peki neden kimse izlemedi? (Şimdiye kadar ismini bile duymamış olabilirsin. Olsun, haydi beraber gülelim.)
1. 'Asteroidden Önce Aşk Var!' (Kıyamet Ama Kalpler Çiçek Açıyor)
Dizi, baş karakterimiz Evie’nin, dünyaya 8 ay sonra çarpacak bir asteroidin farkına varması ve bu gerçeği hiç ciddiye almayan Xavier ile tanışmasıyla başlıyor. (Düşünün, biri size gelip, “Dünya 8 ay içinde yok olacak, hadi her şeyi boş verip eğlenelim” dese… İlk tepkiniz “Numaranı alayım mı?” olur muhtemelen. Evie, tam olarak bunu yapıyor.)
Gibi ve Regular Show: İki dizi, iki farklı gezegen, ama aynı absürt galaksiye ait!
Öncelikle, her iki dizinin de ana karakterleri, aslında günlük yaşamın sıradanlıklarını alt üst etme konusunda gerçek bir yeteneğe sahip.
Eğer hayatınızda yeterince absürtlük yoksa, size iyi bir haberim var: Regular Show tam da bu açığı kapatacak! İki yakın arkadaş, Mordecai (evet, mavi bir alakarga) ve Rigby (kendisi çok cool bir rakun), her gün "normal" işler yapmaya çalışırken evrenin en uçuk olaylarının başlarına gelmesiyle sonuçlanan bir macera dizisi. "Normal" derken, parkta iş yapmak... ya da belki sadece evreni yok etmeye çalışan bir video oyununu durdurmaya çalışmak gibi küçük şeylerden bahsediyoruz.
Ama buradaki esas mesele şu: Bu ikili, işi asla düzgün yapamıyorlar. (Tabii ki her zaman Rigby'nin tembelliği yüzünden.) Mordecai, olaylara biraz mantık katmaya çalışırken Rigby’nin "Sadece biraz daha uyusak?" yaklaşımı durumu pek de toparlamıyor. Sonuç mu? Tam bir kaos! Parkın sinirli yöneticisi Benson’un gözyaşları ve Pops’un mutlu kahkahaları arasında kaybolan bir dünya...
Dostluk, absürtlük ve bolca "Bu neydi şimdi?" sorusuyla dolu bir dizi arıyorsanız, Regular Show tam size göre! Evet, belki dünyayı kurtaramıyorlar ama en azından her bölümde işleri daha da batırmayı başarıyorlar. (Sonuçta, izlemek daha eğlenceli değil mi?)
Her iki dizi de, sıradan işlerin bir anda kozmik bir felakete dönüşmesini mükemmel bir şekilde yansıtıyor. Gibi'de Yılmaz ve İlkkan’ın düzelteceğim derken durumu daha da batırması, Regular Show'da ise Mordecai ve Rigby’nin işleri batırma sanatında ustalaşmaları arasında büyük bir benzerlik var.
Gibi dizisi benim için Regular Show tadı veren çok özel bir iş. Bunu seven bunu da sever diyerek iki diziden birini sevenlerin mutlaka diğerini de izlemesi gerektiğini düşünüyorum.