02 Mayıs 2025

Nisan 2025 izlencesi

 


Mickey 17: Güzel başladı, düştü ve daha da düştü. Anlam vermediğim, kurguda kesinlikle çıkarılır dediğim kısımlar vardı. İlginç bir filmdi ama felsefesini koruyamadı. Sonraki filmlerini bekliyoruz. 

Black Mirror 7. Sezon: İlk bölüme benzeyen öykülerim vardı. İnternet paketi gibi abonelik sistemiyle yaşamak vs. Finali etkileyiciydi. İkinci bölüm, trajik lise anılarını ileri bir teknolojiye bağlayarak yer yer ilginç bir akış yakalamış. Üçüncü bölüm, oyunculara rüyada dizi çektirmece. Çoğu bölümü x2 izledim.

Last of Us 2.Sezon: Pek severek takip ettiğim bir iş değildi ama herkesin beklediği sahne güzel çekilmiş.

Andor 2. Sezon: Sıkıcı başladı. Sıkıcı gidiyor.

Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar: En sevdiğim Almadovar filmi oldu.

Eyes Without A Face: Günümüzde yinelenen bir fikir. Sevmedim ama bilinmesi gereken bir klişenin ilk adımlarından. Önermem.

Mother: Bong Joon-ho filmi. İlginç yerleri var fakat sevemedim. 

Mozart in the Jungle: Yıllar önce ilk bölümünü izleyip devamını getirmemiştim. Bu ay diziyi bitirdim. Güzeldi. Gençlik heyecanı, sanat tutkusu, arzular beklentiler ve gerçekler... Özdeşleştiğim bir iş.

27 Nisan 2025

hayat bir süpermarkettir

 


Hayat koca bir süpermarket. Raflar tıklım tıklım dolu.

Yoğurtlar probiyotik, sular vitaminli, atıştırmalıklar "lifli"

Her şeyin üzerinde bir etiket var.


Ve raflar tarihi çoktan geçmiş cehaletle dolu. Eskiden utanılırdı. Şimdi ise üstüne: “Yerli üretim” diye yapıştırılmış.
Bir şey bilmemek marifet, her konuda fikri olmaksa bir tür cesaret kimliği kabul ediliyor.
Filozof yerine “fenomen” takip ediliyor. İçeriğin değil, ambalajın konuşulduğu bir reyonda, içi boş ama parlak cümleler kapış kapış gidiyor.

Ve nedense, en çok ilgimizi reyonları devirenler çekiyor.
Bağıranlar, olay çıkaranlar, dram yaratıp ortalığı birbirine katanlar...
Çünkü markette sessizce alışveriş yapan değil, ürünle kavga eden manşet oluyor.


Ama belki de sormalıyız: Neden bu kadar çok bağıran, bu kadar az bilen insan var ortalıkta?
Neden en gereksiz tanıtlar alkış alıyor?
Ve neden hayat, hep bir şeyler alırken, aslında elimizde hiçbir şey kalmayan bir süpermarket gibi?

Çoğumuz ihtiyacımız olanı değil, indirimde olanı alıyoruz.

Birbirimize bakarak alışveriş yapıyoruz. O ne aldıysa, ben de onu almalıyım diyoruz.
Algoritmaların önerdiği aşklara tutunuyoruz. “Sizin için seçildi” yazıyor üstünde.
Yani aslında seçmiyoruz. Ürün bizi seçiyor.

Ve işin tuhafı, biz bu oyunu bozmak istemiyoruz.
Çünkü herkes aynı markette.
Herkes aynı reyonda dolanıyor.

Cahilliğin övüldüğü bir çağdayız çünkü.
Bilenin sustuğu, bilmeyenin mikrofonu kaptığı bir dönem.
Fikirsizliğin özgürlük, cehaletin özgünlük sanıldığı yer burası.
Süpermarket metaforunun en trajik rafında, bu var:
Her etikette “Kendin Ol” deniyor.

Ama kendin ol demek cahil kal demek değil.

26 Nisan 2025

DERRIDA’NIN GELMEYEN KARGOSU



Sabah telefonuna bir bildirim düştü: “Kargonuz dağıtıma çıkarılmıştır.”

Cümle kısa. Net. Ve Umut verici. Sanki hayatın siparişin gelir gelmez düzene girecek. masana aldığın o lamba bütün sorunlarını çözecek.

Bugün o gün olabilir. Bugün o paket gelebilir.

Ama olmuyor.

Telefonunda parlayan bildirime bakıyorsun.

“Alıcı adreste bulunamadı,” yazıyor.

25 Nisan 2025

Mini Dizi Önerileri



The Queen's Gambit:
Yetimhanedeki hademeden satranç oynamayı öğrenen bir kızın başarı hikayesini izlediğimiz bir mini dizi. Hayatı bir satranç tahtası gibi görmeye başlayan Beth'in kayıp çocukluğunu satrançla var ederek kendini ve dünyayı keşfetmesini anlatan bir iş. 

Barry: Bir kiralık katil oyunculuk kursuna yazılırsa ne olur? HBO'nun en iyi kara komedilerinden biri olan Barry kısacık bir dizi olmasına rağmen karakterleri uzun bir süre unutamıyorsunuz. Yönetmenliği ve yazarlığı kaliteli olan ender işlerden biri.

06 Nisan 2025

İyi Yönetmenlik

Wim Wenders'ın Perfect Days filmi. Yaşlı adam genç kız tarafından öpülünce yüzü nasıl da kızarıyor. Yönetmen işi yüzdeki kan akışına bırakmadan aracın tepe lambasından gelen kırmızı ışıkla kızartıyor yüzünü. Seviyorum böyle sahneleri. 



1996

 

Bir süredir,

Doksanlardan günümüze 

Karikatür dergilerine

Şöyle bir göz atıyorum.

02 Nisan 2025

Mart 2025 İzlencesi


 Mart ayını Marty filmiyle açtık diyerek sözcük oyunumu buraya bırakıyor ve Mart ayında izlediğim filmleri sıralıyorum.

Marty 1955: 34 yaşında bir bekarın kendine aşk arayışı. Tatlı bir film.

Drifting Clouds 1996: Kaurismaki filmi, çok sevmedim.

Le Havre 2011: Yine Kaurismaki, göçmen sorunları ve ilahi adalet. 

Secrets and Lies 1996: Sevmedim.

1923: Taylor Sheridan dizileri güzel oluyor. 

Gibi: 6. Sezonun ilk üç bölümünü izledim. 

It's a Mad, Mad, Mad, Mad World: İyi ve dönemi etkileyen bir komedi. Son 10 dakikası çok iyi.

Toni Erdmann: Fikir güzel ama uygulaması pek ilgimi çekmedi.

The Studio: Seth Rogen sektöre içeriden bir gözle bakarak plan sekanslarla süslü güzel bir iş ortaya çıkarmış. Keyifli. 

17 Mart 2025

Kızılcık Şerbeti, Soap Opera ve Postmodernizm


Olamaz yine yanlışlıkla aldattım!



Günümüzde en çok izlenen dizilerden biri Kızılcık Şerbeti, içerik ve biçimine bakmadan izleme alışkanlıklarıyla beraber ele aldığımızda reyting sistemi ve sosyal medya gücüyle beraber Z kuşağının bu dizide ne bulduğuna yakından bakabiliriz. Temelinde sosyal, siyasi ve kültür bakımından apayrı iki aile üzerinden kurulan çatışmanın izleyici üzerinde TikTok paylaşımları ve teorileri ürettirecek kadar etkisi olduğunu biliyoruz.


Kızılcık Şerbeti, tipik bir Türk dizisi gibi görünse de, kökleri klasik soap opera formatına dayanıyor. Soap opera, özellikle Amerikan televizyonunda, entrikalar, melodram ve bitmek bilmeyen çatışmalarla karakterize edilen bir türdür. 1950’lerden itibaren günlük yayınlanan dizilerde, karakterlerin durmadan acı çekmesi, sürekli yanlış anlamalara kurban gitmesi ve olayların "her şey çözüldü" hissiyatına ulaşmadan yeni bir krize evrilmesi temel unsurlardır.


Postmodern teoride, Jean Baudrillard’ın “simülasyon” kavramı, gerçeğin yerine onun yeniden üretiminin geçtiğini söyler. Kızılcık Şerbeti aslında onların bir simülasyonunu sunuyor. “Modern ve muhafazakâr ailelerin çatışması” anlatısı, sürekli tekrar edilen olay örgüsüyle bir hiper-gerçeklik yaratıyor. Dizide gerçek hayattaki toplumsal dinamikler karikatürize edilerek, herkesin “öteki”yle kurduğu ilişki daha da kutuplaştırılmış bir hale getiriliyor.

Postmodern dünyada hiçbir anlatı “tamamen tarafsız” olamayacağı için, Kızılcık Şerbeti de bir noktada izleyiciyi kendi yansımasını izleyen bir karaktere dönüştürüyor: Herkes, kendisine yakın olan karakteri “haklı” olarak görüp, karşı tarafın karikatürize edildiğini düşünüyor.


Peki, bu yapımlar neden bu kadar bağımlılık yapıcı?


"Günümüzde medya, gerçekliğin yerini alan bir simülasyon evreni yaratmıştır. Televizyon dizileri ve diğer medya içerikleri, artık gerçekliğin bir temsili değil, gerçekliğin kendisi haline gelmiştir. İzleyiciler, bu simülasyon evreninde yaşadıkları deneyimleri gerçek hayatlarından daha fazla önemsemeye başlamıştır." (Baudrillard, 1981, s. 12).


Z kuşağının bu diziyi izlerken whatsapp gruplarından sürekli yorumda bulunduklarını ve sesli iletişim odaları açtığını biliyoruz. Bunun nedeni kurgusal bir diziden aldığımız katarsis değil reality şovların verdiği ifşa ve röntgen duygusuna dayanıyor.

Reality şovlar, izleyicilere başkalarının mahrem yaşamlarını sunarak, onların kendi yaşamlarının tekdüzeliğinden kaçmalarına olanak tanır. Bu durum, izleyicilerin kendilerini izledikleriyle kıyaslamalarına ve benliklerini başkaları aracılığıyla değerlendirmelerine yol açar.


İnsanlar, başkalarının çöküşünü, kavgasını, başarısızlıklarını ya da küçük düşmelerini izleyerek, kendi hayatlarına daha olumlu bir gözle bakma eğilimindedirler.



02 Mart 2025

Oscar 2025



Son zamanların en keyifsiz Oscar'ına saatler kala filmler hakkındaki düşüncelerimi derledim. Oscar'ı kim alır ve kim almalı diye düşünerek kaleme aldığım bu yazıda filmlerin bende uyandırdığı şeyler üstüne birkaç not aldım. 

Anora: Keyifli bir film, ikinci yarısından sonra hikaye belirginleşiyor, Oscar için alışık olmadığımız +18 sahneler barındırıyor. Derdini anlatan bir iş, iyi yazılmış. Üzüntünün yanında neşe var. Bir trajedinin içinde komedi var. Genellikle akıllıca ve şefkatle iyimser olmayı seçmiş.

Emilia Perez: Çok övüldü diye izledim. Hiç beğenmedim.

Dune 2: Yine izledim yine sevemedim. Dune evreni hakkında bilgiye sahibim fakat filmlerde beni iten bir şeyler var. Atmosfer yaratma konusunda başarılı bir yapım fakat olay örgüsünü merak etmiyor ve ne olacağını bir türlü önemseyemiyorum. 

The Substance: Öncelikle kesinlikle benlik değildi. Eğlence sektörünü ve insanların gençlik pınarını aramasından para kazanan milyarlarca dolarlık endüstriyi eleştirmek için yola çıkıyor fakat bunu yeni bir dille yapmıyor. Odağını kan ve neonlarla dolu bir gösteriye dönüştürüyor. Sevmedim. 

Nickel Boys: İçerik bakımından yeni bir şey sunmasa da deneysel yönetmenliğiyle öne çıkan bir iş. Fikir boyutu güzel ama işlendiği zaman ortaya çok etkileyici bir iş çıkmamış. 

Conclave: Din adamlarıyla çekilmiş 12 Kızgın Adam diyebileceğimiz bir iş. Kurgusu başarılı. Oyunculuklar iyi ama seyir zevki düşük bir film. Senaryo düzeninin iyi olması ödül getirebilir ama fazlasını beklemiyorum.

The Brutalist: Sevmedim fakat takdir edilesi yanları var. 10 milyon dolar gibi düşük bir bütçeyle ortaya çıkan iş hayranlık uyandırıcı fakat seyir zevki düşük bir film. 

Wicked: Sevmedim fakat Amerika'da müthiş bir Broadway seyircisi var ve uyarlamaları asla kaçırmadıkları gibi desteklerini de esirgemiyorlar. Müzikal türü sevdalısı büyük bir kitleye sahipler ama asla seveceğim bir film değil Wicked. Yönetmenliğinden kurgusuna büyüklük içinde her şey kayboluyor.

A Complete Unknown: Bob Dylan’ın kariyerinin nasıl başladığını anlatan bir film.
Yaratıcılığı şekillendiren ve çarpıtan tüm değişkenlerin hayata nasıl etki ettiğini net biçimde görüyoruz.
Timothee genel olarak iyi bir tablo çizmiş. Bob Dylan her şeyiyle taklit edilmesi zor bir karakter. Sesinden gitar çalışına kadar orijinal bir adam. Timothee abartısızca rolün altından kalkmış. Şarkıları kendi söylediğini de belirtelim. Ayrıca Bob Dylan’ın yönetmenden ricasıyla eski kız arkadaşının gerçek adı kullanılmamış. Bu yüzden Elle Fanning’in oynadığı karakter Sylvie Russo adını almış.
Filmin organik bir kurgusu ve gösterişsiz bir yönetmenliği var. Dylan’ın sözleri 60’lardan beri çok şey ifade ediyor. Nobel ödülü alan tek müzisyen olduğunu da ekleyelim. Bob Dylan sevenler ya da onu tanımak isteyenler için iyi bir yapım. (Elle Fanning az oynadığı için 3 puan kırıyorum.)

A Real Pain: Sideways'in farklı bir versiyonu diyebileceğimiz bir tada sahip, senaryo düzeni başarılı, Oscar almasını beklediğim bir film. Seyir zevki yüksek. Karakterleri zihinde yaşatma işini iyi başarıyor. 



Şubat 2025 İzlencesi



A Complete Unknown: Bob Dylan’ın kariyerinin nasıl başladığını anlatan bir film.
Yaratıcılığı şekillendiren ve çarpıtan tüm değişkenlerin hayata nasıl etki ettiğini net biçimde görüyoruz.
Timothee genel olarak iyi bir tablo çizmiş. Bob Dylan her şeyiyle taklit edilmesi zor bir karakter. Sesinden gitar çalışına kadar orijinal bir adam. Timothee abartısızca rolün altından kalkmış. Şarkıları kendi söylediğini de belirtelim. Ayrıca Bob Dylan’ın yönetmenden ricasıyla eski kız arkadaşının gerçek adı kullanılmamış. Bu yüzden Elle Fanning’in oynadığı karakter Sylvie Russo adını almış.
Filmin organik bir kurgusu ve gösterişsiz bir yönetmenliği var. Dylan’ın sözleri 60’lardan beri çok şey ifade ediyor. Nobel ödülü alan tek müzisyen olduğunu da ekleyelim. Bob Dylan sevenler ya da onu tanımak isteyenler için iyi bir yapım. (Elle Fanning az oynadığı için 3 puan kırıyorum.)

Odd Couple: Yine izledim. Çok filmi etkilemiş iyi bir komedi. Tiyatro oyunundan geldiği için sahneler uzun. Yeni bir komedi kimyası bulduğunu söylersek abartmış olmayız.

The Gorge: Anya Taylor-Joy oynuyor diye izledim. Beklediğimden iyi çıktı. Canavar vs işine hiç girmeden iki soğuk savaş askerinin gerçekten nöbet tutarken birbirlerine aşık olması gibi bir konu işlense daha etkileyici bir film olabilirmiş. Bu haliyle de güzel. İki askerin arasındaki ilişki güzel işlenmiş. 

Twin Peaks: Yeniden bitirdim. Çok ilginç ve benzeri olmayan bir iş. Japon oyun endüstrisini etkilediğini bilmiyordum. David Lynch'in kendi yazdığı bölümler farkını ortaya koyuyor. Keşke hiç iptal edilmeden kendi içinde doksanlı yıllarda tamamlansaymış. O yılların sinematografisini sonradan yakalayamamışlar. Bu tarz mistik kasaba işleri ilgimi çekiyor.

Shogun: Baştan bir daha izledim. 1980 versiyonu ve kitabındaki farklılıkları araştırmak keyifliydi. İlk sezon aslında uyarlama yapılan kitabı bitirdi. 2. ve 3. sezon gelecekmiş. Beklemedeyiz. Bakalım nasıl olacak.

Invincible: Güzel başladı. Yan hikayeler hala tam olarak doyum vermiyor. Animasyon kalitesi yetersiz. Dövüşler tam anlamıyla iyi kurgulanmamış. 

Moana 2: Şarkılar ilkine göre kötü kalmış. Olay örgüsü çok şey vaat etmiyor. İlkinin gerisinde bir film. Çocuklar sever mi emin olamadım. 

Babygirl: Sevmedim...

Cobra Kai 6. Sezon: Yıllar önce bayılarak izlediğim Karate Kid serisinin aynı kadroyla dizi olacağı hiç aklıma gelmezdi. İzlemesi keyifli, düzgün bir iş. Serinin hayranlarını gaza getirecek çokça sahnesi var. Hikaye güzel bitiyor, iyimser bir iş. Umut verirken hayatın zorluğuna da değiniyor. Herkesin hak ettiği mutlu sonları görmek güzeldi. Tüm meseleleri güzelce çözdüler. Miyagi backstory yavan kaldı ama napalım.