*Tenet hakkındaki bu yazı tersten yazılmıştır.
*Tenet hakkındaki bu yazı tersten yazılmıştır.
The Batman’i az önce ön gösterimde izledim. Spoilersız yorumum: Öncekilerden farklı bir atmosfer, müzik kullanımı, kendi içinde değişen tarzıyla ilginç bir Batman filmi. Ağır ilerleyen bir yapı, yer yer gerçekçi, yer yer iyimser, diyaloğa dayalı bir senaryo. Üç saatlik yavaş gelişen bir Batman göreceğimi sanmazdım. Denemişler. Film sonlara doğru serinin devamı için epey tohum ekmiş. Dahası da var denmiş. Filmin içine serpilen tarzlardan biri seçilseymiş çok daha iyi olabilirmiş. Gerçekçilik ve iyimserlik dengesi yer yer tutarsız olmuş. Boğucu bir yönetmenlik, türün verdiği güce sırtını dayayan yerler de var, aksini yaptığı sahneler de. Batman The Animated Series’in atmosferini benimseyen bir filmi de ileride görmek dileğiyle.
2010 KUŞAĞI ÖYKÜCÜLERİNİN PENCERESİNDEN SANAT, EDEBİYAT VE HAYAT SORUŞTURMASI
1- Metinlerinizi var eden dil olan Türkçeye bir gün minnet borcunuzu ödemek için ne yapmak istersiniz?
Aslında minnet borcumu öykülerimi yazarken ödemeye başladım bile. Yazılarımı takip edenlerin bildiği gibi Türkçe takıntım vardır. Dilimizi sürekli nasıl daha etkili kullanabilirim, ona yeni ne katabilirim diye düşünürüm. Bunun üzerine Sözcük Türetme Memuru adlı bir öykü de kaleme aldım. Hüzündürücü, Ardıgüzel, Arkadaşlanmak gibi sözcükler türettim. Bunu yeni öykülerimde de sürdürmeye çalışıyorum. Yeni sözcükler türetmek, bunları öykülerin olay örgüsüne dahil ederek Türkçeye katkıda bulunmak amaçlarımdan biri.
2-Türkçede öykünün şimdiki ve gelecekteki hâli nasıldır?
Türk öykücülüğü şu an gerçek hayatın gereğinden fazla içine girmiş durumda. Benim gibi gerçeği oyunlaştırmaktan zevk alan edebiyatçılar için bu durum rahatsız edici. Gelecekte bu karamsar havanın dağılacağına inanıyorum. Bunun için çalışıyorum da.
İLK GÖZ AĞRISI (17) : Batıkan Köse ve “Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler”
Edebiyat ortamımız, ülkemizin diğer ortamlarından farklı değil. Yani, kaos hakim. Çok fazla kitap yayımlanıyor, eleştiri yok denecek kadar az ve sair. Bunlar hepimizin bildiği şeyler. Ve fakat ne şekilde, nasıl olursa olsun ilk kitabın heyecanı da ayrı. Hem, kağıt oyunu oynayanlar bilir; ilk elin günahı olmaz. İlk kitaplar da, tıpkı sonrakiler gibi, kusurlarıyla güzeldir. Kendimize ait, bize kendi yolumuzu açacak güzel yanlışlarımız olmazsa ne anlamı var yazmanın?
Bu ve benzeri düşüncelerden hareketle ilk kitaplarını çıkarmış yazarlarla söyleşi yapma fikri gelişti. İlk kitabını çıkarmış her yazara sorulabilecek ortak sorular belirlemeye çalıştım. Samimiyetle sorulan sorulara verilecek sahici cevaplar, belki, ortak dertlerimizi anlamaya, birlikte düşünmeye vesile olur. Hiçbir şey olmasa bile, bir yazar dostumuzun ilk göz ağrısının heyecanını paylaşmış oluruz.
Onur Çalı
Kitapsız bir hevesli olmaktan kitaplı bir yazar olmaya giden süreç nasıl gelişti?
Sevdiğim yazarlarınki gibi öyküler yazmaya çalışarak kendi anlatabileceğim konular bulmaya çalıştım. Bu epey bir zaman aldı. Öykülerimi birkaç dergiye yolladım. Yazdıklarıma güvenmeye başlayınca da bir dosya hazırladım. Ayrı ayrı öykülerin bir kitap olabilecek olgunluğa nasıl gelebileceğini öğrendim. Ve kitaplı bir yazar oldum.
Yazma uğraşını neden başka bir türde değil de öyküde yoğunlaştırdın?
Anlatabileceğim konuları en iyi işleyebileceğim türü seçtim. Daha çeşitli olaylar anlatmak, birkaç sayfada daha farklı karakterler anlatmak istedim. Elimdeki malzemeyi öykü yazmak için kullandım. Kendime öyküde daha fazla güveniyorum.
BATIKAN KÖSE İLE SÖYLEŞİ
Eren Mutluay
İletişim Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı Şahsi Düşler ve Onur Kırıcı Gerçekler ile edebiyat dünyasına söz oyunları ve çağrışımlarla dolu öyküleriyle giriş yapan Batıkan Köse, ikinci kitabı Noktalı Virgülle Biten Bir Kitap’la bize farkındalık yaratan sivri dilli öyküler sunuyor. Kitabın öne çıkan “Bir Memurun İntiharı” , “Hüznün Saltanatı ve Mizahın Demokrasisi” , “Noktalı Virgülle Biten Bir Öykü” adlı öyküleri üzerinden konuşmaya başladığımız Köse’yle yarattığı öykü dünyası, şahsi öykü dili ve yeni çalışmaları üzerine konuştuk.
“Bir Memurun İntiharı” , “Hüznün Saltanatı ve Mizahın Demokrasisi” , “Noktalı Virgülle Biten Bir Öykü” Bu üç ayrı öyküde ortak bir eleştiri var sanki, kitabın tümüne yayılan bir bürokrasi hakimiyeti seziliyor burada, ne dersiniz?
Kitabın geneline yayılmış bir tema bu, bürokrasi karşısında her insanın ne kadar küçük olduğunu anlatıyorum. Bu ister bir komedyen, ister bir memur, ister bir yazar olsun. Bürokrasinin hâkim olduğu o devasa yapılara girdiğimiz an bizi kuşatan bir otoriteyle karşılaşıyoruz. Onun kurallarına göre yaşıyoruz. Hiciv, mizahın en güçlü aracıdır. Kitleleri harekete geçirebilme ve toplumu değiştirebilme gücü vardır. Öykülerimde bürokrasinin tuhaflığına başkaldıran kahramanları anlatarak okura umut vermek istiyorum.
1) Öykü yazma süreciniz; nasıl başlarsınız, nereden yola çıkarsınız, belirli bir çalışma yönteminiz var mı?
Bir çalışma yöntemim var, genelde küçük ve tuhaf bir fikirden yola çıkıp öyküye sondan başlarım fakat bu yöntemin her zaman işe yaradığını söyleyemem. Her gün on saate yakın elimde kalemle bekler ve bir şeyler yazarım. Bu bazen bir öykü olur, bazen de akşamına nefret ettiğim bir karalama. Mesela “Robot Sevgilim” öyküsü arkadaşımla bir mağazanın müşteri hizmetlerinde beklerken yazdım. “Karşı Motelin Yanıp Sönen Mor Işığı” öyküsünü de uyuyamadığım bir gece yarısı ilkokulda çalınan kalemim aklıma gelince yazıverdim. Bazen iki-üç farklı öyküyü birleştirdiğim olur. Bazen de beni etkileyen şeyler üstünden giderim. Şu sıralar öykü kumsalında yaşayan bir güzelin güldüğü vakit kaybolan gözleriyle ilgili bir öykü yazıyorum. Bu öyküyü her zamanki yöntemime göre yazmaya başlamadım ama güzel gidiyor. Kısaca şahsi düşlerimi gerçeklerle savaştırarak yazıyorum diyebiliriz.