02 Kasım 2024

Matcha Çayı Sevmiyorum Ama Bunu Kimseye İtiraf Edemiyorum Derken İzleyeceğiniz 8 Film

 


Matcha severlerin arasında sıkışıp kalmak zor! Arkadaş grubunuzda herkes "Aaa, bende matcha latte var! Tadı da müthiş!" derken, siz o kadife koltuk yalamış gibi hissettiren acı tatlı uyumsuzluğu "pek de müthiş" bulmayan tek kişi olarak yalnızlık çekiyorsunuz. “Yeşil tozun tadı güzel değil” demeye bile cesaret edemediğiniz bu sosyal ortamda, matcha bağımlılığının arkasına saklanmadan iç huzuru bulmanıza yardımcı olacak bir film listesi derledim. Bu filmler, “Herkesin sevdiğini sevmek zorunda değilim” diyebilmenin gururuyla dolu bir gece geçirmenizi sağlayacak.

Gelin itiraf edelim: Bir yudum alıyorsunuz… ve sonra kendinize "Acaba toprak mı içiyorum?" diye soruyorsunuz. Ama bunu kimseye söyleyemiyorsunuz, çünkü matcha sevmeyenlerin modern dünyada sürgün edildiğini düşünen bir topluluk var karşınızda!

Şimdi yeşil çayı bir kenara bırakıp, ekran başına geçme zamanı!

01 Kasım 2024

intermezzo



Paul mescal editleriyle beklediğimiz intermezzo sonunda çıktı. Olay örgüsünün temelde üzgün insanlardan oluşmasına alıştığımız yazarımız hayranlarını yine memnun etmeyi başarıyor. Kardeş olmaları hakkında ortak bir yönü olmayan Peter ve Ivan hakkındaki roman, bir hayatın kırılmadan içinde ne kadar çok şey barındırabileceğini keşfetme şansı bulan iki karaktere odaklanıyor.


Peter ve Ivan'ın bakış açıları arasında hareket ederken yazma stilini önemli ölçüde değiştirmesini, sevdim. ister finansal, ister romantik, isterse de kayıptan sonra hayatta mutluluğu bulmak olsun, arzuları karşısında acı çeken karakterlerin derinlikle yansıtıldığını söyleyebilirim.


Birbirlerinin duygularını, yaşam deneyimlerini ve toplumsal rollerini tanıyamamanın kardeş ilişkisini nasıl lekeleyebileceğini parlak bir yaklaşımla anlatıyor. ifade edilmeyen veya bastırılan duyguların bir bağı nasıl zayıflatabileceğini, yüzleşmenin ise önemli bir çözüm olarak ortaya çıktığını gösteriyor.keder, aşk, nefret ve affetme hakkında ve en nihayetinde insan olmakla ilgili, ham bir hikaye.


Benim favori kitabım değil, ama dürüst olalım:  sally Rooney Bundan sonra ne yazarsa yazsın okuyacağımız bir yazar. 

29 Ekim 2024

Ekim 2024 İzlencesi






















Deadpool & Wolverine:
Övüldüğü kadar sevemedim, fazla da güldürmedi. İyi reklam iyi gelir sağlamış gibi duruyor. Deadpool iyi bir karakter fakat iyi bir senaryo içinde hiç izleyemedik kendisini.

Coup De Chance: Son Woody Allen filmi, olmamışlıkları var, alıştığımız görüntü yönetiminde kolaycılığa kaçılmış.

The Wolfs: Pitt ve Clooney olunca beklenti artıyor, zamanın hızlandığından söz edip ilgi çekiciliğini yitiren bir yavaşlığın üretimine nasıl geçtik diye düşündüm. Eskiden filmlerin açılışı kötü filmlerde bile başarılı olurdu. 

Megalopolis: Francis Ford Coppola'nın kırk yıllık tutku projesinin sonunda tüm çılgın ihtişamıyla ekrana taşıdığı "Megalopolis"i izledim. Çok açık bir şekilde son derece kişisel bir proje. Toplumlar yükselir ve düşer ve sadece hayalperestler ve vizyonerler önemlidir diyor Coppola. Modern Roma'larımız yandıktan sonra sanatın hayatta kalacağını düşünmesi rahatlatıcı. Edebi ve tarihi göndermeler bir noktadan itibaren havada uçuşuyor. "Nasıl bitecek?" dedirten filmlerden değil fakat sözü gayet açık. Ütopyalar tarih boyunca tekrar tekrar distopyalara dönüştükçe, önemli olan vizyonerler olacak. Francis Ford Coppola gibi vizyonerler.

Alien Romulus: Çok övüldü, seri hayranları sevdi fakat yeni bir şey söylemiyor. Cailee iyi oynamış. Seriye yeni buluşlar taşımaya çalışılmış. Tasarımlar yıllar geçse de ürkütücülüğünü yitirmiyor.

Ciwil War: Konusuna vs hiç bakmadan izledim. Vasatın altında kalmış. 

The Franchise: İlk bölümünü izledim. Odakta tutacak bir kahraman olmadığından diyaloglar havada kalıyor. 

Joker: Folie À Deux: Phoenix'in asık suratı, amansız kasveti ve zorlama eksantrikliğiyle her şey ilk filmin gerisindeydi. Üçüncü bir film gelirse umarım adı Joker: Ménage à Trois olmaz.

The Black Cauldron: Disney'in bilinmeyen filmlerinden, dark bi havası var dediler diye izledim. Tim Burton vaktinde bu filmde konsept çizimleri yapmış. Kahraman kendini sevdiremediği ve senaryo iyi olmadığı için tutmamış.

The Simpsons: Lemon of Troy 6. Sezon 24. Bölüm, Brent Forrester yazmış, çok güzel bölümdü, kendisi Love, King of the Hill, Simpsons, Office yazarı. İyi bir kalem.

Nobody Wants This: Çerezlik, haham ve podcast yayıncısının ilişkisi, akıyor.

Say It Isn't So: Eski tarz bir komedi, bu yapıyı seviyorum, girişinden yola çıkılarak çok rahat kaliteli bir film de yapılabilirmiş. Sakar güzel kız, iyimser kibar oğlan aşkı hep tutar. Burada da tutmuş fakat gerisi gelememiş, eski tarz komediyi özleyenlere iyi gelecek. 

Apt Pupil: Stephen King uyarlaması, öykünün içinde olduğu kitaptan çıkan filmler "Stand By Me" Shawshank Redemption" ve bu film. Bryan Singer yönetmiş, Nazileri takıntı haline getiren bir liseli hakkında ilginç yönleri olan bir film. Derinleşemiyor ve gelişemiyor, hikayenin ölçeği küçük kalmış.

She's Out of My League: Alice Eve oynuyor, umutsuz aşık, tesadüf, falan filan.

Neden Punk Mozart?

Mozart’ın kariyeri; sanat tüketicisinin genişlediği, sanatın piyasa mekanizmalarına dâhil olduğu karmaşık bir dönemde başlar. Sanatın yaygınlaşması sürecinde sanatçı eserini seçkinlerin dışında geniş kalabalıklara sunmak zorunda kalır. Bu durum, sanatçının estetik yönü güçlü “müzik eserler”inden ziyade herkes tarafından kolayca tüketilebilecek “müzikal ürünler” vermesiyle sonuçlanır. Babasının Mozart’a önerisi; müziğin üretim-tüketim ilişkisinde tüketimin başat hâle geldiğini göstermek bakımından çarpıcıdır: “Sana önerim, çalışmalarında yalnızca müzikten anlayanları değil, anlamayanları da düşünmen. Bildiğin gibi müzikten anlayan 10 kişi varsa anlamayanların sayısı 100’dür.”

İşte bu sebeple grubumuzun adı Punk Mozart’tır.

Gerçeği söylemek gerekirse bir gün kulaklıkla müzik dinlerken gruba artık bir ad vermenin zamanının çoktan geçtiği aklıma geldi ve aldığım klasik müzik eğitimiyle birlikte zıtlık oluşturacak bir ad arayışına girdim. Punk Mozart diye atıverdim. İşte bu kadar…

23 Ekim 2024

Sayfalar Kolay Dolmuyor



    Hep söylüyorum, sayfalar kolay dolmuyor. Hevesle yazılan çoğu şey değerini bulamıyor, elde kalıyor, hevesi söndürüyor başta epey ziyan oluyor. Çoğu zaman beklenti içinde olmadan yazmak gerekiyor. Eldekiler bir zaman sonra başka öykülere kapı açıyor, heves veriyor, heyecan yaratıyor. Burada yazmaya vakit ayırma meselesi de her zaman popüler bir soru. Günlük telaşlar içinde kafayı toparlamak zor olabiliyor. Ben buradayım deme isteğiyle kalem oynatmak belli bir yaştan sonra tatmin de etmiyor. Yazılanları paylaşmak için geçilen filtrelerin yanı sıra günlük rutinler de insanı yorarken bir şeylere kafa patlatıp kağıda bir şeyler dökmek daha da zor. Suçu zamana atma kolaylığına girmeyeceğim, yaşanılan zamanın çağına göre bir meşgalesi olabiliyor. 

    Şahsi uğraşlardan bahsetmek gerekirse farklı disiplinlerden işler çıkarmanın insanı böldüğü de bir gerçek. Öykü yazmanın arkasından hem televizyon için komedi yazmaya alışıp arkasından dram yazmanın en çok da diyalogların akışı bakımından yazarı zorladığı şüphesiz, mizahi rutinlerin bırakılması zor demek istiyorum. Sayfalar kolay dolmuyor...


19 Ekim 2024

Fleabag ya da Phoebe Waller-Bridge’in bir şekilde ruhumuzu ele geçirme planı



İzleyip de "Fleabag bu kadar iyi bir dizi çünkü..." diye cümleye başlayıp bitiremeyenlerden misiniz? Endişelenmeyin, hepimiz o boşluğa düştük. Fleabag, sadece bir dizi değil; ruhsal krizlere komedi dokunuşuyla merhem olan, kahvenizi yere döktüren, sizi en karanlık köşenizden güldüren, sonra da "Neydi şimdi bu?" dedirten bir dizi.

1. Dördüncü Duvar Kırma: "Yok Artık!" Efekti

(Dördüncü duvar mı? Hayır, duvar falan yok, direkt içeri buyurun!)

Her normal dizide ne olur? Karakterler kendi dünyalarında yaşar, biz de izleriz. Fleabag’de ne olur? Fleabag birden kameraya bakar ve "Sen ne düşünüyorsun?" der gibi göz kırpar.  Phoebe Waller-Bridge’in bu küçük hamlesi, diziyi sadece izlediğimiz bir şeyden çok, yaşadığımız bir deneyime dönüştürüyor. Bir yandan arkadaşız, bir yandan terapi yapıyor gibi hissediyoruz.

14 Ekim 2024

Picasso'nun Las Meninas Yorumu ve Umut Sarıkaya

 


Bu iki resmi ele alırken, Picasso'nun 1957 yılında yaptığı Las Meninas yorumu ve Umut Sarıkaya'nın sıcak, samimi çizgilerinden doğan gündelik yaşamı konu edinen eseri arasında komik ama sanatsal bir inceleme yapmak oldukça eğlenceli olabilir. Hadi benzerliklerden yola çıkarak iki eserin ortak yönlerini inceleyelim!

1. Yoğun Kompozisyon ve Karmaşa

Her iki resimde de ilk dikkat çeken şey kompozisyonun yoğunluğu. Picasso'nun eserine baktığımızda, iç içe geçmiş soyut şekiller, mekânın derinliğini zorlayan perspektif oyunları ve resmin farklı bölümlerinde yer alan karakterler var. Aynı şekilde Umut Sarıkaya'nın eserinde de ev ortamının karmaşası göze çarpıyor. Türk evinin kaotik düzeni, her köşede başka bir aktiviteyle (poşet saklama alışkanlıkları, sobanın sıcaklığına sığınmış insanlar) dolu.

Kısacası, her iki resimde de gözlerin nereye bakacağını şaşırıyorsun. Picasso'nun fütüristik, çok katmanlı soyutlamalarıyla Umut Sarıkaya'nın Anadolu evinin "düzensiz düzeni" arasındaki bu benzerlik gerçekten mizahi bir ton yaratıyor: Sanatçılar bizden hiçbir şeyin tek bir yerinde kalmamasını istiyor. Karmaşa güzeldir!

2. İnsan Figürlerinin Minimalizmi

Picasso'nun figürleri soyut ve geometrik formlara indirilmiş. İnsanlar birer üçgen, birer dörtgen olmuş. Umut Sarıkaya ise, tipik olarak Türk evlerinde görmeye alıştığımız ince uzun bacaklı, hantal oturan, şekilsiz kıyafetler içinde insanlar çizmiş. Burada müthiş bir benzerlik var: İnsanlar ne Picasso'da ne de Sarıkaya'da idealize edilmiş, hatta tam aksine, en yalın hallerine indirilmiş. Birinde soyut geometrik şekiller, diğerinde ise çizgi romanımsı, gerçek hayata yakın ama abartılmış bir tasarım anlayışı var.

Bu minimalizm, insanları günlük yaşamın birer uzantısı olarak gösteriyor. Picasso’nun evreninde de Sarıkaya’nın evinde de insanlar, sanki o evin birer mobilyası gibi. Her iki sanatçı da insanları çevreye karışmış birer obje gibi görüyor olabilir mi?

3. Eylemsizlik ve Zamanın Donukluğu

Picasso'nun resminde karakterler sanki bir tiyatro sahnesinde hareketsiz kalmış oyuncular gibi. Figürler zamanın dışında duruyor, sanki hepsi bir anlık görüntünün parçası. Sarıkaya'nın eserinde de bir "tıkırtısızlık" var. Soba yanıyor ama bir huzur hali hâkim. İnsanlar miskin, kimse acele etmiyor. İki eserde de zamansız bir anı yaşıyoruz. Hayat durmuş, sadece sahneleniyor.

Belki de Sarıkaya ve Picasso, zamanın durduğu, insanın kendisiyle baş başa kaldığı o büyülü anları yakalamak istemiştir. Ama biri bunu fütüristik bir soyutlama ile, diğeri ise yerel bir ev sıcaklığı ile yapıyor.

4. Gölge ve Işık Oyunları

Picasso’nun eserindeki ışıktan gölgeye geçiş, soyutlamalarla gölgelerin arasındaki denge üzerine kurulu. Her figürün çevresi farklı bir gölgeyle dolu. Sarıkaya’da ise daha yerel bir gölge ve ışık oyunuyla karşı karşıyayız. Sobadan çıkan sıcaklık, oda içindeki loş hava ve elektrik ışığının yetersizliği var. Her iki eserde de ışık, atmosferi yaratmada önemli bir rol oynuyor: Picasso'nun resmi klasik bir dram havası verirken, Sarıkaya'nın eseri içimizi ısıtan bir kasaba evinin loşluğunu hissettiriyor.

5. Absürtlük ve Mizah

Picasso'nun figürlerinin absürtlüğü, görenleri şaşkınlığa uğratan bir tür entelektüel mizah sunarken; Sarıkaya'nın eseri, tam da Türk insanının yaşam tarzına yönelik samimi bir mizah ile dolu. İkisinin ortak noktası, absürdün sınırlarında dolaşmaları: Biri soyut sanatın, diğeri ise gündelik yaşamın absürtlüğüyle dalga geçiyor.

Her iki eser de, "bu ne şimdi?" dedirtecek tarzda ve tam da bu özellikleriyle izleyiciyi kendine çekiyor.

13 Ekim 2024

Ünlü Yazarların "Absürt" Yazma Alışkanlıkları: Kafalarını Nereye Vurduysalar Bize Efsane Kitaplar Çıktı!

 


Yazarlık dediğimiz şey sanıldığı gibi sadece bir bilgisayarın ya da daktilonun başına oturup aklını başına toplamakla bitmiyor. Bazı yazarlar için işler oldukça… “enteresan” diyelim. İşte karşınızda en sevdiğiniz ünlü yazarların “yok artık” dedirten yazma ritüelleri!

1. Victor Hugo - Çıplak Gerçekler

Victor Hugo, yazdığı şaheserleri Notre Dame’ın Kamburu ve Sefiller ile ünlüdür. Peki ya bu kitapları nasıl mı yazdı? Kıyafetleri saklayarak! (Evet, yanlış duymadınız!) Yazmaya oturmadan önce hizmetçisinden kıyafetlerini saklamasını istermiş ki dışarı çıkmasın, böylece kaçacak yer bulamasın. Demek ki "çıplak gerçekler" sadece bir mecaz değilmiş!

Not: Çıplaklık size ilham vermezse, pijamalarla da deneyebilirsiniz. Ama Hugo gibi başarı yakalar mısınız, o biraz şüpheli…

2. Ernest Hemingway - Ayakta Klasik Yazmak

"Ya ayakta yazmak nedir?" diye düşünebilirsiniz. Ama Hemingway, sabahları gün doğarken ayakta yazarmış. Sanırım ayakta dikilirken beynine fazla kan gidiyor olmalı ki, Çanlar Kimin İçin Çalıyor gibi destansı eserler ortaya çıkmış.

Bir sabah kalkıp ayakta yazmayı denemek mi? Belki. Ama dikkatli olun, eğer çok uykuluysanız masanın üstüne yığılabilirsiniz. Hemingway ayaktayken bir devdi, ama siz muhtemelen ofiste düşen kişi olabilirsiniz.

3. Agatha Christie - Küvette Şaheserler

Bir düşünün: Evinizde bir küvette oturuyorsunuz, su biraz fazla sıcak, elinizde defter ya da daktilo... İşte Agatha Christie tam da böyle yazıyordu! Evet, Doğu Ekspresinde Cinayet ve diğer şaheserlerini suyun keyfini çıkarırken yazmış. Demek ki küvet, hem cinayetleri çözmek hem de ilham almak için harika bir yermiş.

Tabii küvette yazmak biraz “kaygan” bir fikir olabilir, sonuçta hayalleriniz suya düşebilir!

4. Haruki Murakami - Yazar ve Maraton Koşusu

Murakami yazma rutini biraz fitness ile karışık. Her sabah 4’te kalkıp, birkaç saat yazıyor, sonra da koşuya çıkıyor. Bir maraton koşucusu olduğunu düşünürsek, yazarlığı da böyle sürdürüyor: uzun mesafeler, derin nefesler ve bolca sabır.

Siz de sabah 4’te kalkıp birkaç sayfa yazmayı ve arkasından koşmayı deneyebilirsiniz. Yalnız bir uyarı: Sabah sizi gören bekçiler ve sokak köpekleri peşinize takılabilir.

5. James Joyce - Yatarak Yazmak

James Joyce ise tam tersi bir rutine sahipti. Ulysses gibi karmaşık ve devasa bir kitabı nasıl yazdı dersiniz? Yatarak! Hem de karanlık bir odada, gözlerinde beyaz bir önlük varken... Tam anlamıyla yatarak düşünmenin ustası olmuş.

Yani “yazar olmak istiyorum ama yataktan kalkmak istemiyorum” diyenler için Joyce’un yöntemi tam size göre. Ama gözlükleri takmayı unutmayın, yoksa yazdıklarınızı görmek biraz zor olabilir.

6. Friedrich Schiller - Bozuk Elma Kokusu

Eğer ilham bulmakta zorlanıyorsanız, belki de kokulara başvurmalısınız. Schiller, bozuk elma kokusuna bayılırmış. Öyle ki masasının çekmecesine çürümüş elmalar koyarmış ve bu koku ona ilham verirmiş. Bu da onun Wilhelm Tell gibi büyük eserlerini yazmasını sağlamış.

Denemek isterseniz, elmalar çürümeye başladığında bir ilham patlaması bekleyin. Ya da belki sadece evdekiler “bu ne ya?” diye size bakar.

Herkese İşim Var Dedikten Sonra Evde İzlenecek 10 Romantik Film

 


  1. Before Sunrise (1995)

    • "Kız Viyana'da, çocuk tren garında. Bu kadar mı tesadüf olur?" (Paralel evrende İstanbul-Ankara hızlı treninde buluşmuş olabilirler.)

10 Ekim 2024

Sizin Önerdiğiniz Ama Hoşlandığınız Kızın İzlemediği 10 Film

 









Herkesin hayatta bazı "kaçırdığı" şeyler olur. Mesela ben, hiçbir zaman makarnayı düzgün pişiremeyeceğim. Hoşlandığınız kızın da bazı "izleyemediği" filmler var. Evet, bu liste, tam da o anlar için!  İşte karşınızda, hoşlandığınız kızın muhtemelen izlemediği 5 film. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, "Spoiler vermeee!" diyen birinden gerçek bir film gurmesi çıkmaz!

1. "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" (2004)

Hoşlandığınız kız, bu filmi izlememişse, ona Jim Carrey’nin bu kez komik değil, melankolik bir aşk hikayesinde nasıl döktürdüğünü anlatın. Mümkünse bu filme izlemeyen insanlarla iletişime geçip sizinle konuşmalarına izin vermeyin. (Ya da izin verin sonuçta bu bir film izleme listesi.) 

Bonus Şaka: "Bu filmi izledikten sonra her şey daha hatırlanır bir hale geliyor!"