29 Ekim 2024
Ekim 2024 İzlencesi
Neden Punk Mozart?
Mozart’ın kariyeri; sanat tüketicisinin genişlediği, sanatın piyasa mekanizmalarına dâhil olduğu karmaşık bir dönemde başlar. Sanatın yaygınlaşması sürecinde sanatçı eserini seçkinlerin dışında geniş kalabalıklara sunmak zorunda kalır. Bu durum, sanatçının estetik yönü güçlü “müzik eserler”inden ziyade herkes tarafından kolayca tüketilebilecek “müzikal ürünler” vermesiyle sonuçlanır. Babasının Mozart’a önerisi; müziğin üretim-tüketim ilişkisinde tüketimin başat hâle geldiğini göstermek bakımından çarpıcıdır: “Sana önerim, çalışmalarında yalnızca müzikten anlayanları değil, anlamayanları da düşünmen. Bildiğin gibi müzikten anlayan 10 kişi varsa anlamayanların sayısı 100’dür.”
İşte bu sebeple grubumuzun adı Punk Mozart’tır.
Gerçeği söylemek gerekirse bir gün kulaklıkla müzik
dinlerken gruba artık bir ad vermenin zamanının çoktan geçtiği aklıma geldi ve
aldığım klasik müzik eğitimiyle birlikte zıtlık oluşturacak bir ad arayışına
girdim. Punk Mozart diye atıverdim. İşte bu kadar…
23 Ekim 2024
Sayfalar Kolay Dolmuyor
Şahsi uğraşlardan bahsetmek gerekirse farklı disiplinlerden işler çıkarmanın insanı böldüğü de bir gerçek. Öykü yazmanın arkasından hem televizyon için komedi yazmaya alışıp arkasından dram yazmanın en çok da diyalogların akışı bakımından yazarı zorladığı şüphesiz, mizahi rutinlerin bırakılması zor demek istiyorum. Sayfalar kolay dolmuyor...
19 Ekim 2024
Fleabag ya da Phoebe Waller-Bridge’in bir şekilde ruhumuzu ele geçirme planı
İzleyip de "Fleabag bu kadar iyi bir dizi çünkü..." diye cümleye başlayıp bitiremeyenlerden misiniz? Endişelenmeyin, hepimiz o boşluğa düştük. Fleabag, sadece bir dizi değil; ruhsal krizlere komedi dokunuşuyla merhem olan, kahvenizi yere döktüren, sizi en karanlık köşenizden güldüren, sonra da "Neydi şimdi bu?" dedirten bir dizi.
1. Dördüncü Duvar Kırma: "Yok Artık!" Efekti
(Dördüncü duvar mı? Hayır, duvar falan yok, direkt içeri buyurun!)
Her normal dizide ne olur? Karakterler kendi dünyalarında yaşar, biz de izleriz. Fleabag’de ne olur? Fleabag birden kameraya bakar ve "Sen ne düşünüyorsun?" der gibi göz kırpar. Phoebe Waller-Bridge’in bu küçük hamlesi, diziyi sadece izlediğimiz bir şeyden çok, yaşadığımız bir deneyime dönüştürüyor. Bir yandan arkadaşız, bir yandan terapi yapıyor gibi hissediyoruz.
14 Ekim 2024
Picasso'nun Las Meninas Yorumu ve Umut Sarıkaya
Bu iki resmi ele alırken, Picasso'nun 1957 yılında yaptığı Las Meninas yorumu ve Umut Sarıkaya'nın sıcak, samimi çizgilerinden doğan gündelik yaşamı konu edinen eseri arasında komik ama sanatsal bir inceleme yapmak oldukça eğlenceli olabilir. Hadi benzerliklerden yola çıkarak iki eserin ortak yönlerini inceleyelim!
1. Yoğun Kompozisyon ve Karmaşa
Her iki resimde de ilk dikkat çeken şey kompozisyonun yoğunluğu. Picasso'nun eserine baktığımızda, iç içe geçmiş soyut şekiller, mekânın derinliğini zorlayan perspektif oyunları ve resmin farklı bölümlerinde yer alan karakterler var. Aynı şekilde Umut Sarıkaya'nın eserinde de ev ortamının karmaşası göze çarpıyor. Türk evinin kaotik düzeni, her köşede başka bir aktiviteyle (poşet saklama alışkanlıkları, sobanın sıcaklığına sığınmış insanlar) dolu.
Kısacası, her iki resimde de gözlerin nereye bakacağını şaşırıyorsun. Picasso'nun fütüristik, çok katmanlı soyutlamalarıyla Umut Sarıkaya'nın Anadolu evinin "düzensiz düzeni" arasındaki bu benzerlik gerçekten mizahi bir ton yaratıyor: Sanatçılar bizden hiçbir şeyin tek bir yerinde kalmamasını istiyor. Karmaşa güzeldir!
2. İnsan Figürlerinin Minimalizmi
Picasso'nun figürleri soyut ve geometrik formlara indirilmiş. İnsanlar birer üçgen, birer dörtgen olmuş. Umut Sarıkaya ise, tipik olarak Türk evlerinde görmeye alıştığımız ince uzun bacaklı, hantal oturan, şekilsiz kıyafetler içinde insanlar çizmiş. Burada müthiş bir benzerlik var: İnsanlar ne Picasso'da ne de Sarıkaya'da idealize edilmiş, hatta tam aksine, en yalın hallerine indirilmiş. Birinde soyut geometrik şekiller, diğerinde ise çizgi romanımsı, gerçek hayata yakın ama abartılmış bir tasarım anlayışı var.
Bu minimalizm, insanları günlük yaşamın birer uzantısı olarak gösteriyor. Picasso’nun evreninde de Sarıkaya’nın evinde de insanlar, sanki o evin birer mobilyası gibi. Her iki sanatçı da insanları çevreye karışmış birer obje gibi görüyor olabilir mi?
3. Eylemsizlik ve Zamanın Donukluğu
Picasso'nun resminde karakterler sanki bir tiyatro sahnesinde hareketsiz kalmış oyuncular gibi. Figürler zamanın dışında duruyor, sanki hepsi bir anlık görüntünün parçası. Sarıkaya'nın eserinde de bir "tıkırtısızlık" var. Soba yanıyor ama bir huzur hali hâkim. İnsanlar miskin, kimse acele etmiyor. İki eserde de zamansız bir anı yaşıyoruz. Hayat durmuş, sadece sahneleniyor.
Belki de Sarıkaya ve Picasso, zamanın durduğu, insanın kendisiyle baş başa kaldığı o büyülü anları yakalamak istemiştir. Ama biri bunu fütüristik bir soyutlama ile, diğeri ise yerel bir ev sıcaklığı ile yapıyor.
4. Gölge ve Işık Oyunları
Picasso’nun eserindeki ışıktan gölgeye geçiş, soyutlamalarla gölgelerin arasındaki denge üzerine kurulu. Her figürün çevresi farklı bir gölgeyle dolu. Sarıkaya’da ise daha yerel bir gölge ve ışık oyunuyla karşı karşıyayız. Sobadan çıkan sıcaklık, oda içindeki loş hava ve elektrik ışığının yetersizliği var. Her iki eserde de ışık, atmosferi yaratmada önemli bir rol oynuyor: Picasso'nun resmi klasik bir dram havası verirken, Sarıkaya'nın eseri içimizi ısıtan bir kasaba evinin loşluğunu hissettiriyor.
5. Absürtlük ve Mizah
Picasso'nun figürlerinin absürtlüğü, görenleri şaşkınlığa uğratan bir tür entelektüel mizah sunarken; Sarıkaya'nın eseri, tam da Türk insanının yaşam tarzına yönelik samimi bir mizah ile dolu. İkisinin ortak noktası, absürdün sınırlarında dolaşmaları: Biri soyut sanatın, diğeri ise gündelik yaşamın absürtlüğüyle dalga geçiyor.
Her iki eser de, "bu ne şimdi?" dedirtecek tarzda ve tam da bu özellikleriyle izleyiciyi kendine çekiyor.
13 Ekim 2024
Ünlü Yazarların "Absürt" Yazma Alışkanlıkları: Kafalarını Nereye Vurduysalar Bize Efsane Kitaplar Çıktı!
Yazarlık dediğimiz şey sanıldığı gibi sadece bir bilgisayarın ya da daktilonun başına oturup aklını başına toplamakla bitmiyor. Bazı yazarlar için işler oldukça… “enteresan” diyelim. İşte karşınızda en sevdiğiniz ünlü yazarların “yok artık” dedirten yazma ritüelleri!
1. Victor Hugo - Çıplak Gerçekler
Victor Hugo, yazdığı şaheserleri Notre Dame’ın Kamburu ve Sefiller ile ünlüdür. Peki ya bu kitapları nasıl mı yazdı? Kıyafetleri saklayarak! (Evet, yanlış duymadınız!) Yazmaya oturmadan önce hizmetçisinden kıyafetlerini saklamasını istermiş ki dışarı çıkmasın, böylece kaçacak yer bulamasın. Demek ki "çıplak gerçekler" sadece bir mecaz değilmiş!
Not: Çıplaklık size ilham vermezse, pijamalarla da deneyebilirsiniz. Ama Hugo gibi başarı yakalar mısınız, o biraz şüpheli…
2. Ernest Hemingway - Ayakta Klasik Yazmak
"Ya ayakta yazmak nedir?" diye düşünebilirsiniz. Ama Hemingway, sabahları gün doğarken ayakta yazarmış. Sanırım ayakta dikilirken beynine fazla kan gidiyor olmalı ki, Çanlar Kimin İçin Çalıyor gibi destansı eserler ortaya çıkmış.
Bir sabah kalkıp ayakta yazmayı denemek mi? Belki. Ama dikkatli olun, eğer çok uykuluysanız masanın üstüne yığılabilirsiniz. Hemingway ayaktayken bir devdi, ama siz muhtemelen ofiste düşen kişi olabilirsiniz.
3. Agatha Christie - Küvette Şaheserler
Bir düşünün: Evinizde bir küvette oturuyorsunuz, su biraz fazla sıcak, elinizde defter ya da daktilo... İşte Agatha Christie tam da böyle yazıyordu! Evet, Doğu Ekspresinde Cinayet ve diğer şaheserlerini suyun keyfini çıkarırken yazmış. Demek ki küvet, hem cinayetleri çözmek hem de ilham almak için harika bir yermiş.
Tabii küvette yazmak biraz “kaygan” bir fikir olabilir, sonuçta hayalleriniz suya düşebilir!
4. Haruki Murakami - Yazar ve Maraton Koşusu
Murakami yazma rutini biraz fitness ile karışık. Her sabah 4’te kalkıp, birkaç saat yazıyor, sonra da koşuya çıkıyor. Bir maraton koşucusu olduğunu düşünürsek, yazarlığı da böyle sürdürüyor: uzun mesafeler, derin nefesler ve bolca sabır.
Siz de sabah 4’te kalkıp birkaç sayfa yazmayı ve arkasından koşmayı deneyebilirsiniz. Yalnız bir uyarı: Sabah sizi gören bekçiler ve sokak köpekleri peşinize takılabilir.
5. James Joyce - Yatarak Yazmak
James Joyce ise tam tersi bir rutine sahipti. Ulysses gibi karmaşık ve devasa bir kitabı nasıl yazdı dersiniz? Yatarak! Hem de karanlık bir odada, gözlerinde beyaz bir önlük varken... Tam anlamıyla yatarak düşünmenin ustası olmuş.
Yani “yazar olmak istiyorum ama yataktan kalkmak istemiyorum” diyenler için Joyce’un yöntemi tam size göre. Ama gözlükleri takmayı unutmayın, yoksa yazdıklarınızı görmek biraz zor olabilir.
6. Friedrich Schiller - Bozuk Elma Kokusu
Eğer ilham bulmakta zorlanıyorsanız, belki de kokulara başvurmalısınız. Schiller, bozuk elma kokusuna bayılırmış. Öyle ki masasının çekmecesine çürümüş elmalar koyarmış ve bu koku ona ilham verirmiş. Bu da onun Wilhelm Tell gibi büyük eserlerini yazmasını sağlamış.
Denemek isterseniz, elmalar çürümeye başladığında bir ilham patlaması bekleyin. Ya da belki sadece evdekiler “bu ne ya?” diye size bakar.
Herkese İşim Var Dedikten Sonra Evde İzlenecek 10 Romantik Film
Before Sunrise (1995)
- "Kız Viyana'da, çocuk tren garında. Bu kadar mı tesadüf olur?" (Paralel evrende İstanbul-Ankara hızlı treninde buluşmuş olabilirler.)
10 Ekim 2024
Sizin Önerdiğiniz Ama Hoşlandığınız Kızın İzlemediği 10 Film
1. "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" (2004)
Hoşlandığınız kız, bu filmi izlememişse, ona Jim Carrey’nin bu kez komik değil, melankolik bir aşk hikayesinde nasıl döktürdüğünü anlatın. Mümkünse bu filme izlemeyen insanlarla iletişime geçip sizinle konuşmalarına izin vermeyin. (Ya da izin verin sonuçta bu bir film izleme listesi.)
Bonus Şaka: "Bu filmi izledikten sonra her şey daha hatırlanır bir hale geliyor!"
Gerçekten İzlemek İsteyip de İki Haftadır Açamadığınız '3 Saat Üstü' Filmler

Lawrence of Arabia: Çöllerde geçen bir destan; oturup izlemek cesaret ister ama ödül, bir sinema şaheseri.
The Godfather: Part II: Mafya dünyasının derinliklerinde üç saatlik bir yolculuk; her dakikası altın ama başlaması zor.
Ben-Hur: Tarihi ve dini bir epik; yarışı bir kenara bırakın, bu film maratonu her zaman erteleniyor.
Once Upon a Time in America: Suç dünyasının uzun soluklu hikayesi; üç buçuk saatlik bir serüvene girmeden önce iyi bir kahve şart.
Tüm Arkadaşlarım Evlendi, Ben Tek Kaldım Diyenlere 5 Film (Yalnızlık Güzel Şeydir, Bakın Bu Filmler Size Nedenini Gösteriyor)
Yalnız kaldınız diye üzülmeyin, çünkü dünya üzerinde patlamış mısır, Netflix ve boş bir kanepe ile hafta sonunu geçiren bir sürü insan var! Evlilik maratonunda geride kaldıysanız, işte sizi “Yalnız ama mutluyum” havasına sokacak 5 film. Arkadaşlarınız düğün davetiyeleri yollarken, siz bu filmleri izlerken kahkaha atabilirsiniz!
1. "The 40-Year-Old Virgin" (2005)
Yaş önemli değil, neşenizi kaybetmeyin!
Steve Carell’in bu filmde öğrettiği şey, bir şeyler geç olabilir ama asla "çok geç" değildir! Eğer arkadaşlarınız evlenirken siz hala “Kız arkadaşım var mıydı, yoksa hayal miydi?” diye düşünüyorsanız, bu film tam size göre. İtiraf edelim, filmin sonunda Carell evleniyor ama sorun değil, en azından siz kahkaha krizine girerek bu evlilik furyasından bir an olsun kaçabilirsiniz.
Bonus Şaka: “Düğünlere gitmek yerine evde Legolarla oynama fikri o kadar da kötü değil, değil mi?”
2. "Bridget Jones’s Diary" (2001)
Kendi hayatınızı yazın, belki de yalnızlık daha iyidir.
Bridget Jones da tam olarak sizinle aynı durumda. Arkadaşlarının hepsi nişanlanırken, o hala bekar. Ama Bridget, kendi yalnızlığını mizahla ve bolca şarapla kucaklıyor. Siz de bu filmi izlerken, günün birinde Hugh Grant ya da Colin Firth gibi biriyle tanışabileceğinizi düşünebilirsiniz. (Tabii eğer hala ‘yaşanmamış mucizelere’ inanıyorsanız.)
Bonus Şaka: “Eğer günlük tutmuyorsanız, en azından düğün davetiyelerini nasıl yakacağınızı planlayabilirsiniz.”
3. "Cast Away" (2000)
Yalnız mısınız? Hayır, Wilson var!
Tom Hanks’in bu filmde sadece bir voleybol topuyla arkadaşlık kurduğunu hatırlayınca, evlilik baskısının ne kadar gereksiz olduğunu anlayacaksınız. Arkadaşlarınız evlenip balayına giderken, siz yalnız bir ada düşüncesiyle kafa dinleyebilirsiniz. Yalnızlığın zirvesine çıkmak istiyorsanız, bu film size “Wilson” gibi hayat kurtaran dostlar sağlayabilir.
Bonus Şaka: “Bana düğün davetiyesi yollamayın, zaten Wilson’la plan yaptım.”
4. "Eat Pray Love" (2010)
Koca bulmaya gerek yok, pizzalar sizi mutlu eder!
Julia Roberts bu filmde, hayatındaki eksik olan şeyi bulmak için dünyayı dolaşıyor… Spoiler: Koca değil! Kendini bulmanın ve yemek yiyerek mutlu olmanın ne kadar harika bir şey olduğunu göreceksiniz. Tüm arkadaşlarınız balayında plajda fotoğraf çekerken, siz evde pizza yiyip Elizabeth Gilbert gibi içsel yolculuğa çıkabilirsiniz. Gerçek aşk mı? Belki bir dilim daha pizzadır.
Bonus Şaka: “Düğün mü? Yok, ben Bali’ye gidiyorum. Ama önce pizzamı bitireyim.”
5. "Home Alone" (1990)
Yalnız kalmak mı? Kevin McCallister bunu bir sanata çevirdi!
Bu film, yalnızlığın ne kadar keyifli olabileceğini gösteren klasiklerden biri. Arkadaşlarınız evlenip çoluk çocuğa karışırken, siz de tıpkı Kevin gibi evde yalnız kalmanın tadını çıkarabilirsiniz. Sakin olun, eve giren hırsızlara karşı tuzak kurmanız gerekmeyecek! Yalnızlığınızı ne kadar yaratıcı şekilde değerlendirebileceğinizi düşünmek için bu filmden ilham alın.
Bonus Şaka: “Çocuk sahibi olmaktansa, evde tek başıma kalıp Noel ışıklarıyla eğlenmek daha mantıklı değil mi?”







