08 Şubat 2025

Farklı Olmak

Ben çok farklıyım ya...


Farklı olmak, çoğu zaman bir lütuf gibi sunulsa da, gerçekte genellikle yalnızlıkla gelir. Toplum, sıra dışı olanı önce dışlar, sonra merak eder, en sonunda ise onu taklit etmeye başlar. Tim Burton, sinemasında hep bu uyumsuz ruhları anlatır. Ona göre, “Normal dediğimiz şey, sadece sıkıcı insanların uydurduğu bir yanılsamadır.” Belki de gerçekten farklı olanlar, normalliği reddedebilenlerdir. Ama bu, kolay bir yolculuk değildir. Çünkü farklı olmak, yalnızca başka türde biri olmak değil, bazen dünyayı tamamen başka bir gözle görmek anlamına gelir.

Akira Kurosawa, “Taklit ettiğiniz sürece asla gelişemezsiniz.” derken, bireyselliğin sanatın en saf hali olduğunu anlatır. Bir yönetmen olarak, Hollywood’un kurallarına uymadı, kendi temposunu ve anlatımını yarattı. Tıpkı Fellini’nin “Hayat, hiçbir zaman bir çizgi üzerinde ilerlemez; o, kendi içinde dönen bir karnavaldır.” sözünde olduğu gibi, farklı olanlar hayatı düz bir yol değil, dönüp dolaşılan, bazen gürültülü ama her zaman kendine özgü bir panayır olarak görür. Normallik, başkalarının çizdiği bir çerçevedir; o çerçevenin dışına çıkanlar ise gerçek hikâyeyi anlatanlardır.


Depresyon

Görüldü Yiyen Kadın Heykeli 1604

Jim Carrey, depresyonu “vücudun artık oynamak istemediği bir karakter” olarak tanımlar. Ona göre, zihnimizde inşa ettiğimiz kimlik sürdürülemez hale geldiğinde, ruhumuz bu sahte benliği bırakmamız için bizi zorlar. David Lynch ise içsel huzuru bulmanın yolunun “şeylerin yüzeyinin altına inmek” olduğunu söyler. Belki de depresyon, tam da bu yüzden korkutucudur: Yüzeyin altına bakmaya cesaret edemeyenler için dipsiz bir kuyu gibidir.


Odaklanma


Odaklandım... Ah yine gitti.


Odaklanma sorunlarının temelinde ne yapacağım hissi yattığı söylense de buna kesinlikle karşı çıkıyor ve derin bir odaklanmanın bilinçsizlikle yaratılabileceğini söylüyorum. Gitar çaldığını düşünen biri nasıl iyi gitar çalamazsa ne yazacağını düşünen biri de asla bir şey yazamaz. Bilinçsizlikle erişilen odaklanma sürecinin ötesine geçebilen sanatçıların eserleri her zaman kalıcı olmuştur. 

Gerçek yaratıcılık, bazen düşünmeyi bıraktığımız anda ortaya çıkar. Rick Rubin’in dediği gibi, “İlham, onu kovalamayı bıraktığında gelir.” Modern dünyada odaklanma genellikle bir irade savaşı olarak görülse de, en derin konsantrasyon aslında bilinçsizce akışa teslim olduğumuz anlarda gerçekleşir. Sanatçılar, müzisyenler ve yazarlar en iyi işlerini planlı disiplinle değil, kendilerini sürecin doğal akışına bıraktıklarında üretirler. Aşırı farkındalık, yaratıcılığı boğan bir otosansüre dönüşebilir. Oysa bilinçsizce kendini ifade eden bir zihin, odaklanmanın en saf ve özgür formunu yaşar. Tıpkı Rubin’in prodüksiyon anlayışında olduğu gibi, “Hiçbir şey yapmamak bazen en büyük ilerlemedir.”


Narsist Duygular ve Telefon Arkaplanı

Hmm demek arkaplanında kedi var...


Bir insanın telefon arka planına bakarak karakterini çözmek, onun bilinçaltına göz atmak gibidir. Aynada kendi yüzünü koymuş biri mi? O halde, onaylanma arzusunun teknolojiyle nasıl iç içe geçtiğini konuşabiliriz. Estetik bir manzara mı? Belki huzur arayışında ama başkalarına ne kadar “cool” göründüğünü de önemsiyor. Sevgilisiyle çekilmiş bir fotoğraf mı? Muhtemelen aşkı, kimlik inşasının bir parçası olarak görüyor. Boş, sade bir ekran mı? Ya mükemmel bir minimalist ya da hayatında o kadar çok şey oluyor ki telefonun bile dikkatini dağıtmasını istemiyor. İşte telefon arkaplanları, sadece bir görüntü değil; kişinin nasıl görülmek istediğinin ve içindeki narsistik kırılganlıkların sessiz bir yansımasıdır.

1. Kendi Fotoğrafı 📸

Teşhis: Onaylanma ihtiyacı, özgüven gösterisi veya gizli narsisizm.
Bu kişi kendini estetik bir nesne olarak görüyor olabilir. “Ben buradayım, bana bakın” mesajı verir. Selfie koymuşsa sosyal medyaya olan bağımlılığı yüksektir, profesyonel bir çekimse dış dünyaya karşı güçlü bir imaj sergilemek istiyordur.

2. Sevgilisiyle Fotoğrafı ❤️

Teşhis: Duygusal bağımlılık veya ilişkiyi başkalarına kanıtlama isteği.
Bu kişi aşkını dijital bir bayrak gibi taşıyor. Eğer sevgilisinin tek başına olduğu bir fotoğraf varsa, belki de ona hayranlık duyuyor veya “Benim” mesajı veriyor. Ancak, arka planı sık sık değiştiriyorsa, ya ilişkide dalgalanmalar yaşıyordur ya da duygusal istikrarı düşük olabilir.

3. Ünlü Bir Figür 🎭

Teşhis: Kimlik arayışı, hayranlık veya idealize etme.
Favori bir sanatçı, yazar veya dizi karakteri mi? O halde bu kişi kendi kişiliğinde eksik gördüğü bir şeyi tamamlamaya çalışıyor. Nietzsche mi? Derin düşünceli, ama belki biraz fazla havalı görünmeye çalışıyor. Joker mi? Büyük ihtimalle “toplum” hakkında biraz fazla düşünmüş. Taylor Swift mi? Duygularını dışa vurmayı seven, ama aynı zamanda trendleri takip eden biri.

4. Minimalist, Sade Bir Arka Plan ⚫⚪

Teşhis: Kontrollü, pratik veya kaostan kaçan bir zihin.
Bu kişi telefonunu bir statü nesnesi olarak görmüyor. Fonksiyonellik ön planda. Hayatı düzene koymayı seviyor, fazla dikkat dağıtıcı unsur istemiyor. Ama aşırı sadelik, zaman zaman duygularını bastırdığının da göstergesi olabilir.

5. Bir Şehir Manzarası veya Doğa Görseli 🌆🌿

Teşhis: Kaçış isteği veya “estetik” bir kimlik oluşturma çabası.
Şehir manzarası koyan biri, büyük ihtimalle geleceğe dair planlar yapıyor, dinamik ve hırslı bir ruh haline sahip. Doğa fotoğrafı koyanlar ise dinginliği arayanlar ya da “ben şehirden sıkıldım ama telefonumla bile kaçıyorum” diyenlerdir. Eğer bu fotoğraflar kendi çektiği görsellerse, estetik algısı güçlü bir sanatçı ruhu olabilir.

6. Çizgi Film, Anime veya Oyun Karakteri 🎮🎬

Teşhis: İçindeki çocukla bağlantısını kesmeyen biri.
Bu kişi nostaljiye bağlıdır ve eğlenceyi ciddiye alır. Eğer çok karanlık veya dramatik bir karakterse, belki içindeki bastırılmış öfkeyi yansıtıyor. Eğer eğlenceli ve renkliyse, çevresi tarafından "sıkıcı" biri gibi görülmek istemiyordur.

7. Boş, Varsayılan Arka Plan 📱

Teşhis: Umursamazlık mı yoksa bilinçli bir sadelik mi?
Bu kişi teknolojiyi fazla önemsemiyor olabilir. Telefonunu sadece bir araç olarak gören, detaylara takılmayan biri olabilir. Ancak eğer genel olarak düzen takıntısı varsa, bu boşluk onun hayatındaki kaosu kontrol etme çabasının bir parçası da olabilir.


Postmodernizm ve Neden Her şey Eskisi Gibi Değil?

1 Tam 1 Depresyon Bileti

Her şeyin postmoderni makbuldür diye bir laf vardır. Ya da bunu ben uydurmuş olabilirim, bilmiyorum. Derrida anlamın sabit ve nihai bir yapıya sahip olmadığını, her okumanın yeni bir yorum yarattığını savunur. Peki klasikleri hiç okumadan klasikleşmiş olguları yeniden yorumlamak mümkün müdür? Bilgi çağında bilgiye sahip olmadan onu uydurarak başarı kazanabileceğimizin kanıtları etrafımızı sarmışken her şey hiç olmadığı kadar postmodern diyebilir miyiz? Çok soru sorduk. Biraz da yanıtlara bakalım. Bauman postmodern etik anlayışının mutlak doğruların yıkılmasıyla bireyin sürekli ahlaki belirsizlik içinde kalmasına neden olduğunu belirtir. 

Bizi deli eden belirsizlikten kurtulmak için ne yapabiliriz? Sosyal medya hesapları ya da romantik tanışma uygulamaları bizi bu muğlak durumdan kurtarabilir mi? "Dijital çağda birey, sürekli görünür olma zorunluluğuyla karşı karşıya kalır ve bu durum anksiyete yaratır." diyen Byung-Chul Han’ın üzerinden biraz düşünelim. Görünürlükle bir derdim yok ama ne gördüğüm beni fazlasıyla ilgilendiriyor. Hiç olmadığı kadar kaynağa sahipken neden bir şeyin en iyisi olmak yerine mertebenin getireceği vaatlere odaklanıyoruz?


Neden Her Şey Kötüye Gidiyormuş Gibi Geliyor?

İlkokulda kaybettiğim kalem.


Kısa bir süre önce doksanların mizah dergilerindeki güncel olayları anlatan karikatürleri okumaya başladığımda 2025 yılından pek de farklı ilerlemeyen bir zaman tüneli beni karşıladı. Seçim, deprem, yangın, asgari ücret ve yine seçim, deprem… böyle sürüp giden bir döngünün içinde olduğumuzu mizah dergilerinin ciltlenmiş sayılarını okuyunca daha iyi anlıyorsunuz. Uzun bir süredir aynı şeyleri yaşıyor ve unutuyoruz. Hayata devam ediyoruz. Her şey kötüye gidiyor deyip hayıflanıyor sonra yeni bir yıla giriyoruz.

Her şey kötüye mi gidiyor yoksa biz bazı şeyleri abartıyor muyuz? Sanırım her ikisi de. Mevcut düzen içinde iyimser kalabilmek epey zor, bunu kabul ediyorum fakat umut dolu kitap, film ve şarkılara yönelmenin önünde hiçbir engel yok.

Schopenhauer, "Hayat, sürekli tatmin edilmesi gereken bir arzular zinciridir; bu zincirin her halkası acı getirir," derken, belki de bu kaçınılmaz döngüye işaret ediyordu. Peki, gerçekten her şey kötüye mi gidiyor, yoksa biz sadece düşüşleri yükselişlerden daha fazla mı hissediyoruz? Albert Camus, absürd bir dünyada yaşamaya mahkûm olduğumuzu söyler ama “Mutlu olmak için absürdü kabul etmek gerekir,” diye ekler. Belki de her şeyin kötüye gittiğine inanmak, dünyayı anlamlandırma çabamızın bir parçasıdır.

Oysa Marcus Aurelius’un dediği gibi, "Dışarıda olup bitenler seni yaralamaz. Seni yaralayan, onlara verdiğin tepkidir." Belki de sorun, olayların kendisinde değil, onlara nasıl baktığımızdadır.

Üretkenlik ve Marcus Aurelius


Şuraya bir kelime oyunu koyalım.


İyimserlik ve üretkenlik arasında hep bir bağ olduğunu düşünürüm. Bunun aksini kanıtlayan sanatçılar da var tabii. Beni şaşırtan istisnalarla birlikte bu ilginç bir durum, çünkü yaratıcı süreç karşımıza stabil olmayan ruh halleri çıkarabiliyor. Belgesellerde gördüğümüz Miyazaki, iyimser dünyasına zıt biçimde depresif bir ruh haline sahip olabiliyor mesela. Buna karşın Berserk gibi karanlık bir mangayı çizen Miura sosyal hayatında çok neşeli biri olarak tanıtılıyor. 


Bu da bizi başka bir konuya taşıyor. İyimser olmayı başarmak üretkenliğin bir şartı mıdır? 

Üretken sanatçılara baktığımızda her zaman çok iyi zaman yönetimine sahip hayatlarla karşılaşıyoruz. İyimser olmak, zamanı daha faydalı kullanma konusunda bize yarar sağlıyor diyebiliriz.


Marcus Aurelius’a göre mutlu bir gün, dış koşulların değil, içsel duruşumuzun eseridir. Sabah uyandığında, karşılaşacağın insanların bencil, cahil veya kaba olabileceğini kabul et; ama onların senin huzurunu bozmasına izin verme. “Mutluluk, zihnin içsel eylemlerindedir. Dışarıdaki şeyler seni ancak izin verirsen etkileyebilir,” der Aurelius. Günü, yalnızca kontrol edebildiğin şeylere odaklanarak geçir; hava durumu, başkalarının düşünceleri ya da kaderin sürprizleri seni sarsmamalı. Zorluklar karşısında şikâyet etmek yerine, her engeli bir fırsat olarak gör: “Engel yolun kendisidir.” Gün sonunda, dünyevi hırsların seni yormasına izin vermeden, elinden geleni yaptığını bilerek huzurla dinlen. Çünkü gerçek mutluluk, dış dünyayı değiştirmek değil, ona verdiğin tepkiyi bilgelikle yönetmektir.


Yazıyı kişisel gelişim zırvalarına dönmeden keselim çünkü hepimiz biliyoruz ki her durum karşısında iyimser olmak pek mümkün değil.

Hayata karşı duruşumuz ortaya çıkan işin ruh halini elbette etkiliyor. Kötümser ve iyimser sanatçıların çalışma rutinlerini derleyip üretkenlik ve hız konusunda bir sonuca varabilir miyiz bilmiyorum ama günlük hayatın dertlerinden sıyrılma konusunda iyimserlik her zaman daha kullanışlı gibi hissediyorum. Buna göre de yaşamaya çalışıyorum. Bu istatistikler ne kadar doğru bilmiyorum ama bulduğum şöyle bir tabloyu paylaşıyorum.


İyimser ve Kötümser Yazarların Eser Sayıları

Yazar (İyimser)

Toplam Eser Sayısı

Mark Twain

~30

Jules Verne

~65

Charles Dickens

~40

Alexandre Dumas

250+

Terry Pratchett

~70

Victor Hugo

~60

Isaac Asimov

500+


Yazar (Kötümser)

Toplam Eser Sayısı

Franz Kafka

~10

Albert Camus

~20

Fyodor Dostoyevski

~20

Virginia Woolf

~30

Samuel Beckett

~25

Emil Cioran

~15

Edgar Allan Poe

~10




05 Şubat 2025

Ocak 2025 İzlencesi




Ocak ayında bu kadar çok şey izlemeyi beklemiyordum.  Aslında iş güç koşturma derken sadece birkaç dizi izleyecektim ama öyle olmadı. Kendimi dizi-film evrenine fena halde kaptırdığım ve güzel diziler keşfettiğim bir ay oldu.

Girlfriends: New York'ta bir daireyi paylaşan iki kız arkadaş, fotoğrafçı Suzan ve yazar Anne. Başarı hayalleriyle günleri geçerken Anne’in evlenmesiyle her şey değişir. Hem komik hem de depresif, çok beğendiğim bir film oldu. Girlfriends, arkadaşlığın, yalnızlığın ve özgürlüğün ufak zaferlerini gözlemleyen iyi bir film. Bilgi: Girlfriends, Amerikan Film Enstitüsü tarafından 10.000 dolara finanse edilen otuz dakikalık bir kısa film olarak başladı. Kısa filmin görüntüleri, tamamlanan uzun metrajlı filmin ilk yedi dakikası olarak kullanıldı. Yönetmen Claudia Weill, hikayeyi uzun metraj bir filme dönüştürmek istediğine karar verdi ve National Endowment for the Arts ve New York State Council for the Arts aracılığıyla 80.000 dolarlık bir fon aldı. Bu para bittiğinde, özel yatırımcılar bulunana kadar yapım durdu. Bu, yapımın iki buçuk yıla yayılmasına neden oldu.

Poker Face: Sevdim. Natasha Lyonne oynuyor. Rian Johnson yazmış. Knives Out'tan biliyoruz kendisini. Suç hikayelerinde küçük şeyleri, objeleri kullanma konusunda iyi bir kalemi var. Bu dizi de her bölüm ilginç davalar izliyoruz. Epey eğlenceli bir iş.

Baskets: Güzel gidiyor. Louie Anderson'ın hayat verdiği anne tipi çok başarılı. Bizim işlerde hiçbir akraba böyle yansıtılmıyor.

Skeleton Crew: Vasatın altında bir final yaptı. Goonies x Star Wars birleşimi ama aşırı kötü bir senaryo var ortada.

Landman: Güzel. Çok sevdim. Tyler Sheridan işi, başarılı. Televizyona yaptığı her iş belli bir kalitenin hep üzerinde.

A Man Called Otto: Tom Hanks filmi, asabi adamın hayata dönüşü hikayesi, sevdim.

27 Ocak 2025

Modern Anksiyete Çağında Entelektüel Olmak

Modern anksiyete çağında tüm yeni çıkan film, dizi, albüm, resim ve kitaplara daha hızlı ulaşabiliyorken bunlara ulaşmamayı ve yüzlerce kedi videosu daha izlemeyi tercih ediyoruz. Eskiden baskısını bulamayıp kitapçıları dolaştığımız çoğu dergi ve çizgi roman çeşitli yollarla indirilebilir durumda. İndirilebilir entelektüellik çağında cahil kalmayı başarıyoruz. Şunu demek istiyorum; her şeye ulaşmak bu kadar kolay hem de bir o kadar zor. Yalnızlık korkusunun bizi yeni kitap ve müziklerden uzak tuttuğu teorimi paylaşmadan önce konuyu biraz daha derinleştirmemiz gerekiyor.

Zygmunt Bauman: "Modern dünya, belirsizlik üretme kapasitesi bakımından eşsizdir. Bu, sürekli olarak bir güvenlik arayışı yaratır; ama güvenlik her zaman ulaşılmazdır." (Liquid Modernity)

Güvenli alan oluşturma konusunda instagram, YouTube ve TikTok iyi bir iş yapıyor. Algoritma yardımıyla kullanıcıya özel ana sayfalarla siteyi bizim için güvenli hale getiriyor. Buradaki güven kelimesi bizi güvende tutmak yerine onların izlenmesini güvende tutan bir anlamda. 

20 Ocak 2025

The Case of the Golden Idol: Bir Dedektiflik Harikası

 


The Case of the Golden Idol: Bir Dedektiflik Harikası

Oyun dünyasında sıra dışı ve zihin zorlayıcı deneyimlere açsanız, The Case of the Golden Idol tam size göre! Bu bağımsız yapım, dedektiflik türünün sınırlarını genişleterek, oyunculara unutulmaz bir macera sunuyor. Görünüşte basit bir bulmaca oyunu gibi başlayıp derinlemesine düşünmeyi ve karmaşık bağlantılar kurmayı gerektiren bir şahesere dönüşüyor.

Hikaye ve Atmosfer

Oyun, 18. yüzyılda geçen bir dizi tuhaf ölümü araştırmanızı gerektiriyor. Altın bir idol etrafında dönen olaylar zinciri, adım adım keşfettiğiniz bir komployu ve gizem dolu bir dünyayı ortaya çıkarıyor. Her bölümde başka bir cinayet sahnesiyle karşılaşıyorsunuz ve ipuçlarını birleştirerek büyük resmin parçalarını bir araya getiriyorsunuz. Hikaye, kara mizah ve gotik unsurları harmanlayarak sizi hem düşündürüyor hem de etkiliyor.